İskoçya’da Abdülkadir Es-Sûfî’yi Yeniden Hatırlamak: Ian Dallas’tan “Gelmekte Olan İnsan’’a
Modernliğin İçinden Doğan Bir İhtida Hikâyesi
Bazı yolculuklar yalnızca gidilen yerlerle sınırlı kalmaz. Bazen bir şehir, bir sahil kasabası, bir sis, bir taş duvar, bir eski okul binası veya rüzgârın dağlardan denize doğru taşıdığı soğuk hava, insanın zihninde yıllar önce okuduğu kitapları, gençlik yıllarında altını çizdiği cümleleri, bir kuşağın fikrî hafızasında iz bırakmış isimleri yeniden uyandırır.
İskoçya benim için bu defa böyle bir hatırlayışa vesile oldu.
Glasgow’un canlı sokaklarından Edinburgh’un tarihî dokusuna, Highlands’in sisli ufuklarından Ayrshire kıyılarına uzanan o coğrafyada insan, Batı modernliğinin yalnızca sanayi, üniversite, düşünce ve siyaset tarihini değil; aynı zamanda kendi içinden çıkardığı huzursuz ruhları da düşünmeden edemiyor. Bu huzursuz ruhlardan biri, 1930 yılında İskoçya’nın Ayr kasabasında dünyaya gelen Ian Stewart Dallas’tı. Müslüman olduktan sonra aldığı adıyla Şeyh Abdülkadir es-Sûfî.
Onu bizim için ilginç kılan şey, yalnızca İskoç asıllı bir Batılı entelektüelin İslam’ı seçmiş olması değildir. Asıl önemli olan, onun modern Batı’nın içinden konuşarak modernliği içeriden eleştirmiş olmasıdır. Ian Dallas, Batı’yı dışarıdan suçlayan, onu hiç tanımadan reddeden biri değildi. O, Batı’nın sanat çevrelerinde bulunmuş, tiyatrosunu, sinemasını, müziğini, bohem kültürünü, özgürlük iddiasını, bireycilik tutkusunu ve nihayet bütün bu parıltının arkasındaki metafizik yoksulluğu içeriden yaşamış biriydi.
Kraliyet Dramatik Sanat Akademisi’nde eğitim görmüş, BBC için metinler kaleme almış, Federico Fellini’nin 8½ filminde rol almış, Vivien Leigh, Edith Piaf ve Eric Clapton gibi isimlerle aynı dünyanın havasını solumuş bir sanatçının, sonunda Fas’ın Fes şehrinde Karaviyyîn Camii’nin eşiğinde Müslüman olması, sıradan bir biyografik kırılma değildir. Bu, modern insanın kendi iç krizinden hakikate doğru yönelişinin çarpıcı bir örneğidir.
Çünkü Ian Dallas’ın hayatında asıl mesele, din değiştirmekten daha derindir. O, bir hayat tasavvurunu terk etmiş, başka bir varlık düzenine intisap etmiştir. Modernliğin insana sunduğu özgürlük, haz, estetik, bireysellik ve başarı imkânlarını gördükten sonra, bütün bunların insan ruhunun en derin açlığını doyurmadığını fark etmiştir.
Bu nedenle Abdülkadir es-Sûfî’nin ihtidası, sadece kişisel bir manevi tecrübe olarak değil, modern medeniyete yöneltilmiş varoluşsal bir itiraz olarak okunmalıdır.
***
Modern Batı’nın Kalbinde Bir Manevi Huzursuzluk
1960’ların Londra’sı, modern kültür tarihinde özel bir yere sahiptir. Müzik, tiyatro, sinema, moda, cinsellik, siyaset ve gençlik hareketleri bakımından yeni bir dünyanın doğduğu yıllardır. “Swinging London” adıyla anılan bu dönem, eski ahlakî kalıpların kırıldığı, bireyin kendisini yeniden icat etme arzusunun güçlendiği, gelenekten kopuşun bir özgürlük işareti sayıldığı bir zamandır.
Fakat her medeniyet kendi putunu kendi eliyle inşa eder. 1960’ların Batı dünyasında özgürlük neredeyse kutsal bir kavrama dönüşürken, bu özgürlüğün nereye bağlanacağı sorusu çoğu zaman cevapsız kaldı. İnsan gelenekten kurtuldu; fakat hakikate kavuşamadı. Aileden, kiliseden, toplumdan, otoriteden, tarihten uzaklaştı; fakat kendisini taşıyacak daha derin bir anlam zemini bulamadı.
Ian Dallas’ın huzursuzluğu tam da bu noktada anlam kazanır. O, modern Batı’nın dışlanmışlarından biri değildi. Tam tersine, onun merkezinde yer almıştı. Sanatın, şöhretin, ilişkilerin, entelektüel çevrelerin, özgürlük vaadinin içindeydi. Fakat bu merkez, ona merkezî bir anlam veremedi. Batı’nın kültürel ihtişamı, ruhun susuzluğunu gideremedi.
Bu yüzden onun Fas’a gidişi bir kaçış değil, bir arayıştı. Fas’ta Müslüman oluşu ise bir kimlik değişikliğinden çok daha fazlasıydı. Ian Dallas, Abdülkadir adını alırken, yalnızca İslam’a girmedi; modern bireyin parçalanmışlığından tevhide yöneldi. Dağılmış benlikten kulluğa, estetik arayıştan hakikat arayışına, bohem huzursuzluktan tasavvufî disipline geçti.
***
İhtida: Bir Kimlik Değişimi Değil, Bir Varlık Değişimi
Bugün ihtida kavramı çoğu zaman çok yüzeysel biçimde ele alınmaktadır. Bir insanın din değiştirmesi, medyatik bir haber, ilginç bir hikâye veya egzotik bir tercih gibi görülür. Oysa büyük ihtidalar, yalnızca inanç tercihi değil, varlık tasavvuru değişimidir.
Abdülkadir es-Sûfî’nin ihtidası da böyledir. Onun İslam’a yönelişi, entelektüel bir ikna sürecinden ibaret değildir. Bu, aynı zamanda hayatın merkezinin değişmesidir. Modern dünya insanı kendisini merkeze alır. İslam ise insanı merkeze değil, Allah’ın huzuruna yerleştirir. Modern birey kendi arzusunu mutlaklaştırır. İslam arzuyu terbiye eder. Modernlik insanı tüketici, üretici, seçici, hak sahibi ve arzu sahibi bir varlık olarak tanımlar. İslam ise insanı kul, halife, emanet taşıyıcısı ve ahlaki sorumluluk sahibi bir varlık olarak görür.
Ian Dallas’tan Abdülkadir es-Sûfî’ye geçiş, işte bu iki insan anlayışı arasındaki radikal farkı gösterir.
Harran Üniversitesi’nde hakkında hazırlanan tezde, es-Sûfî’nin hayatını ve tasavvufî görüşlerini ele alırken bu dönüşümün yalnızca dışsal bir hayat değişikliği olmadığını ortaya koyar. Tezin dikkat çekici tarafı, es-Sûfî’nin İslam’a girişini bir “Batılının Mistik Doğu’ya İlgisi” şeklinde basitleştirmemesidir. Aksine, onun tasavvufî terbiyeye, mürşid arayışına, şeriat vurgusuna, cemaat inşasına ve klasik İslamî çizgiye bağlanma çabasına işaret eder.
Bu nokta önemlidir. Çünkü es-Sûfî, modern Batı’da sıkça görülen “kurumsuz maneviyat” arayışına kapılmamıştır. Bugünün diliyle söyleyecek olursak o, “spiritüel ama dindar değil” çizgisinde kalmamıştır. Onun aradığı şey, modern bireyin kendisini iyi hissetmesini sağlayacak ruhsal bir konfor alanı değil; insanı dönüştüren, disipline eden, terbiye eden ve yeniden kuran bir hakikat yoludur.
Bu yüzden onun tasavvuf anlayışında şeriat merkezîdir.
***
Es-Sufi: Şeriatsız Tasavvuf Olmaz
Abdülkadir es-Sûfî’nin en güçlü vurgularından biri, tasavvufun şeriattan bağımsız anlaşılamayacağıdır. Ona göre tasavvuf, İslam’ın ruhudur; fakat ruh bedensiz var olamaz. Şeriat, bu manada tasavvufun dış kabuğu değil, onun hayattaki düzenidir.
Modern çağ, tasavvufu çoğu zaman estetikleştirerek sever. Ney sesi, sema, şiir, aşk, vecd, iç huzur, kişisel dinginlik… Bunların her biri tasavvuf geleneğinde elbette bir yere sahiptir. Fakat bunlar şeriat, ibadet, ahlak, ilim, cemaat ve sorumlulukla bağını kaybettiğinde, tasavvuf modern insanın tükettiği bir ruhsal dekorasyona dönüşür.
Es-Sûfî bu tehlikeyi görmüştür. Onun “ilimsiz tasavvuf olmaz” vurgusu, tam da bu yüzden değerlidir. Tasavvuf, sadece duygu değildir. Sadece coşku değildir. Sadece içsel rahatlama değildir. Tasavvuf, insanın nefsini tanıması, nefsini terbiye etmesi, Allah’a yönelmesi ve Hz. Peygamber’in yolunu hayatın bütün alanlarında yeniden merkeze almasıdır.
Bu yönüyle es-Sûfî, modern insanın maneviyatı bile kendi konforuna göre tüketme alışkanlığına karşı çıkar. Ona göre hakikat, insanın istediği gibi şekillendireceği bir malzeme değildir. İnsan hakikate teslim olur. Hakikati kendi arzusuna göre eğip bükmez.
Bu, çağımız için son derece önemli bir uyarıdır.
Çünkü bugün insanlar çoğu zaman dinden sorumluluğu, tasavvuftan disiplini, ahlaktan bedeli, özgürlükten sınırı, sevgiden sadakati çıkarmak istemektedir. Es-Sûfî’nin itirazı tam da buradadır: Hakikat bedel ister. Tasavvuf da bu bedelin en derin biçimde ödendiği yoldur.
***
Leyla ile Mecnun’dan Layla’ya: Medeniyetlerin Gizli Geçişleri
Ian Dallas’ın hayatındaki en ilginç anekdotlardan biri, Eric Clapton’a Nizâmî-i Gencevî’nin Leyla ile Mecnun mesnevisini hediye etmesidir. Bu küçük görünen hadise, rock tarihinin en meşhur aşk şarkılarından biri olan “Layla”nın doğuşuna vesile olur.
Clapton, George Harrison’ın eşi Pattie Boyd’a duyduğu imkânsız aşkı, Mecnun’un Leyla’ya duyduğu yakıcı aşkla özdeşleştirir. Doğu’nun klasik aşk hikâyesi, Batı’nın modern müzik hafızasında bir gitar riff’i olarak yankılanır. Nizâmî’nin mesnevisi, yüzyıllar sonra Derek and the Dominos’un albümünde başka bir forma bürünür.
Bu hadise, sadece popüler kültür tarihinin hoş bir ayrıntısı değildir. Daha derinden bakıldığında, medeniyetlerin birbirine nasıl beklenmedik yollarla temas ettiğini gösterir. Bazen bir fikir, savaşlarla değil; bir kitap hediyesiyle yolculuk eder. Bazen bir medeniyetin aşk anlayışı, başka bir medeniyetin müziğinde yeniden doğar. Bazen Mecnun’un çölü, elektrik gitarın çığlığında duyulur.
Bu açıdan Ian Dallas, daha Müslüman olmadan önce bile Doğu ile Batı arasında görünmez bir köprü kurmuş gibidir. Fakat asıl köprü, onun kendi hayatında kurulacaktır: Ayr’dan Fes’e, Londra’dan Meknes’e, Norwich’ten Gırnata’ya, oradan Cape Town’a uzanan bir köprü.
***
Türkiye’de Bir Kuşağın Hafızasında Abdülkadir es-Sûfî
Türkiye’de Abdülkadir es-Sûfî’nin eserleri özellikle 1970’lerden itibaren entelektüel gençlik üzerinde dikkat çekici bir etki bırakmıştır. Gariplerin Kitabı, Yüz Basamak, Muhammedî Yol, Ayetlerden İşaretler, Cihad: Bir Temel Tasarım ve özellikle Diyalektiğin Sonu, bir kuşağın zihninde derin izler bırakmış metinlerdir.
Bu kitapların etkisini anlamak için dönemin ruhunu hatırlamak gerekir. Türkiye’de gençlik, bir yandan modernleşme sancılarıyla, bir yandan ideolojik kamplaşmalarla, bir yandan da İslamî düşüncenin kendini yeniden ifade etme çabasıyla karşı karşıyaydı. İşte bu ortamda Abdülkadir es-Sûfî’nin metinleri, alışılmış dindarlık dilinden farklı bir ses taşıyordu.
O, modernliği sadece ahlakî bozulma olarak değil, varlık düzeninin bozulması olarak ele alıyordu. Kapitalizmi sadece ekonomik eşitsizlik olarak değil, insanın hakikatle bağını koparan bir sistem olarak görüyordu. Tasavvufu sadece bireysel arınma olarak değil, cemaat, iktisat, şehir ve siyasetle irtibatlı bir hayat düzeni olarak düşünüyordu.
Bu yüzden onun kitapları, genç zihinlerde hem sarsıcı hem de ufuk açıcı oldu. Özellikle Diyalektiğin Sonu, modern ideolojilerin tükenişine dair güçlü bir sezgi taşıyordu. Hegelci, Marksist, liberal veya ilerlemeci tarih anlayışlarının ötesinde yeni bir insan ufku arıyordu.
Bu noktada “Gelmekte Olan İnsan” başlığı, yalnızca edebî veya felsefî bir ifade değildi. Bir çağrıyı temsil ediyordu.
***
Gelmekte Olan İnsan
Peki, kimdir bu gelmekte olan insan?
Bugünün dünyasında bu soruya çoğu zaman teknolojik cevaplar veriliyor. Gelmekte olan insan; yapay zekâyla bütünleşmiş, biyoteknolojiyle güçlendirilmiş, dijital ağlara bağlanmış, veriyle optimize edilmiş, daha uzun yaşayan, daha hızlı düşünen, daha çok tüketen insan olarak tasvir ediliyor.
Oysa es-Sûfî’nin ufkunda gelmekte olan insan bu değildir.
Onun “gelmekte olan insanı”, modernliğin geliştirdiği insan değil, modernliğin yıktığı insanın yeniden hakikatle ayağa kalkmasıdır. Bu insan, sadece aklıyla değil kalbiyle de görür. Sadece hak talep etmez, sorumluluk yüklenir. Sadece özgürlük istemez, kulluğu bilir. Sadece dünyayı dönüştürmeye çalışmaz, önce nefsini dönüştürür.
Modern dünya insanı sürekli dışarıya yöneltir. Daha fazla sahip ol, daha fazla görün, daha fazla tüket, daha fazla yüksel, daha fazla kazan, daha fazla bağlan. Tasavvuf ise insanı içeriye çağırır. Kendini bil, nefsini tanı, kalbini temizle, Allah’a yönel, ölümü hatırla, emaneti taşı.
Gelmekte olan insan, işte bu iki çağrı arasında tercihini yapan insandır.
Es-Sûfî’nin vizyonu burada önem kazanır. O, modernliğin sonrasını yalnızca politik bir değişim olarak düşünmez. Ona göre asıl değişim insanın yeniden kurulmasıdır. İnsan değişmeden toplum değişmez. Nefs terbiyesi olmadan iktisat düzelmez. Hakikat bilinci olmadan siyaset adalet üretmez. Kulluk olmadan özgürlük, sonunda arzu köleliğine dönüşür.
Bugünün gençleri açısından bu fikir son derece önemlidir. Çünkü gençlik artık bilgiye ulaşamama problemi yaşamıyor. Bilgi fazlası içinde anlam eksikliği yaşıyor. Her şeye erişebilen ama hiçbir şeye bağlanamayan, sürekli iletişim hâlinde olup derin yalnızlık yaşayan, görünür oldukça iç dünyası silikleşen bir kuşakla karşı karşıyayız.
Bu kuşağa Abdülkadir es-Sûfî’nin söyleyeceği şey şudur: Kendinizi dünyanın hızına teslim etmeyin. Hakikati arayın. Maneviyatı konfor nesnesi hâline getirmeyin. Nefsinizle yüzleşin. Modern putları tanıyın. İslam’ı sadece kimlik değil, hayat düzeni olarak kavrayın.
***
Banka, Para ve Modern Putlar
Es-Sûfî’nin en tartışmalı fakat en dikkat çekici yönlerinden biri, modern bankacılık sistemine yönelttiği eleştiridir. Faiz, kredi, kâğıt para, finansal manipülasyon ve borç ekonomisi onun düşüncesinde yalnızca iktisadi meseleler değildir. Bunlar modern dünyanın insanı kuşatan görünmez iktidar biçimleridir.
Ona göre banka, modern çağın en güçlü kurumlarından biridir. Çünkü insanın emeğini, geleceğini, korkularını ve arzularını kontrol eder. Modern birey kendisini özgür zanneder; fakat hayatı borç taksitleriyle, kredi sistemleriyle, tüketim baskısıyla ve piyasa ritmiyle belirlenir.
Bu eleştiri bugün daha da anlamlı hâle gelmiştir. Dijital finans, kripto para, algoritmik ekonomi, kredi skorları, küresel borç düzeni ve tüketim kültürü, insanın sadece cebini değil, ruhunu da biçimlendirmektedir. İnsan neye ihtiyaç duyacağını bile piyasanın telkinleriyle öğrenmektedir.
Es-Sûfî’nin altın dinar ve gümüş dirhem önerisi, tarihsel olarak tartışılabilir. Uygulanabilirliği, iktisadi şartları, teknik problemleri elbette ayrıca ele alınabilir. Fakat bu teklifin arkasındaki temel soru hâlâ önemlidir: Para ahlaktan koparsa ne olur? İktisat hakikatten bağımsızlaşırsa insan neye dönüşür? Piyasa, insan hayatının nihai ölçüsü hâline gelirse toplum nasıl ayakta kalır?
Bu sorular, bugün yalnızca Müslümanların değil, bütün insanlığın sorularıdır.
***
Tartışmalı Bir Mirası Hakkaniyetle Okumak
Abdülkadir es-Sûfî’yi değerlendirirken dikkatli olmak gerekir. O, kolayca idealize edilecek bir figür olmadığı gibi kolayca mahkûm edilecek bir figür de değildir. Siyasi ve iktisadi görüşlerinde sert, zaman zaman problemli ve eleştiriye açık ifadeleri vardır. Modern bankacılık eleştirisinin bazı yönleri Batı’da antisemitizm suçlamalarına konu olmuştur. Bazı İslamî çevreler ise onu farklı gerekçelerle eleştirmiştir.
Fakat bütün bunlar, onun düşünce dünyasının ciddiyetle ele alınmasına engel değildir. Aksine, es-Sûfî gibi isimler ancak bütün yönleriyle okunduğunda gerçekten anlaşılabilir. Onu sadece mühtedi bir Batılı olarak görmek eksik olur. Sadece sûfî olarak görmek de eksik olur. Sadece modernlik eleştirmeni olarak görmek de yeterli değildir.
O, bütün bu başlıkların kesişiminde duran çok katmanlı bir şahsiyettir.
Bir sanatçı olarak Batı’yı tanımış, bir mühtedi olarak İslam’a yönelmiş, bir sûfî olarak tarikat terbiyesine girmiş, bir yazar olarak modern dünyayı eleştirmiş, bir cemaat önderi olarak kurumlar inşa etmiş, bir iktisat eleştirmeni olarak bankacılık sistemine meydan okumuştur.
Bu yüzden onu anlamak, aynı zamanda 20. yüzyılın ikinci yarısındaki büyük manevi arayışları anlamaktır.
***

Abdülkadir es-Sûfî Bugüne Ne Söyler?
Abdülkadir es-Sûfî bugün yaşasaydı, muhtemelen modern insanın krizinin daha da derinleştiğini söylerdi. Çünkü onun eleştirdiği dünya bugün daha incelmiş, daha dijitalleşmiş, daha görünmez hâle gelmiştir.
Artık banka sadece bina değildir; cep telefonundaki uygulamadır. Piyasa sadece çarşı değildir; insanın zihnine kadar sızan algoritmadır. Gösteri toplumu sadece televizyon değildir; sosyal medya kimliğidir. Yalnızlık sadece fiziksel yalnızlık değildir; kalabalıklar içinde ruhun sessizce kaybolmasıdır.
Bugünün insanı, 1960’ların bohem insanından daha fazla seçeneğe sahiptir; fakat daha fazla huzura sahip değildir. Daha fazla iletişim imkânına sahiptir; fakat daha fazla yakınlık kuramamaktadır. Daha fazla bilgiye sahiptir; fakat daha fazla hikmete ulaşamamaktadır.
İşte es-Sûfî’nin bugüne söyleyeceği söz burada anlam kazanır: Bilgi hikmete dönüşmedikçe insanı kurtarmaz. Özgürlük kullukla dengelenmedikçe insanı yüceltmez. Maneviyat şeriatla birleşmedikçe kalıcı olmaz. İktisat ahlakla sınırlanmadıkça adalet üretmez.
***
Gençler İçin Bir Teklif
Bugün gençlerin en büyük meselesi imkânsızlık değil, yönsüzlüktür. Önlerinde sonsuz seçenek vardır; fakat çoğu zaman niçin yaşadıklarını bilmezler. Kendilerini ifade edebilecekleri sayısız mecra vardır; fakat kendilerini gerçekten tanımakta zorlanırlar. Her şeye erişirler; fakat hakikate bağlanmakta güçlük çekerler.
Abdülkadir es-Sûfî’nin hayatı gençlere şunu hatırlatır: Bir insan, içinde doğduğu dünyanın zorunlu sonucu olmak zorunda değildir. Kendi çağının sloganlarını, modalarını, ideolojilerini ve putlarını aşabilir. Hakikati aramak için yola çıkabilir. Dönüşebilir. Yeniden doğabilir.
Bu, gençler için son derece güçlü bir mesajdır. Çünkü modern kültür gençlere sürekli “kendin ol” der; fakat onlara sahici bir kendilik zemini sunmaz. İslam ise “kendini bil” der; çünkü kendini bilen Rabbini bilmeye yönelir. Aradaki fark büyüktür.
“Kendin ol” çağrısı çoğu zaman arzuların serbest bırakılmasıdır. “Kendini bil” çağrısı ise nefsin tanınması ve terbiye edilmesidir.
Es-Sûfî’nin hayatı bu ikinci çağrının hikâyesidir.
***
Gelecek İçin Yeni Okuma Biçimleri
Abdülkadir es-Sûfî’nin mirası, bugün üç temel düzlemde okunabilir.
Birincisi tasavvufî mirastır. O, tasavvufu modern bireyin kişisel huzur arayışına indirgemeyen; onu şeriat, sünnet, cemaat ve ilimle birlikte düşünen bir çizgiyi temsil eder.
İkincisi entelektüel mirastır. Modernliğe, kapitalizme, bankacılık sistemine, ideolojik düşünce biçimlerine ve seküler insan anlayışına yönelttiği eleştiriler, bugün hâlâ tartışılmaya değerdir.
Üçüncüsü kültürel mirastır. Leyla ile Mecnun’dan Layla’ya uzanan hikâye, onun hayatının sembolik bir özeti gibidir: Doğu ile Batı, aşk ile arayış, sanat ile hakikat, müzik ile metafizik, modernlik ile gelenek aynı hikâyede kesişir.
Fakat belki de en önemli mirası şudur: Modernlik nihai kader değildir. İnsan, içinde doğduğu dünyanın mutlak mahkûmu değildir. Hakikate yönelerek başka bir hayat kurabilir.
İskoçya’nın sisli yollarından dönerken insanın zihninde yalnızca kaleler, üniversiteler, vadiler ve göller kalmıyor. Bazen Ayr’da doğmuş bir çocuğun Fes’te Müslüman oluşu; Londra’nın sanat çevrelerinden Gırnata’nın camisine, Norwich’in Müslüman köyünden Cape Town’un zikir halkalarına uzanan hikâyesi de insanın zihninde yankılanıyor.
Ian Dallas’tan Abdülkadir es-Sûfî’ye uzanan bu yolculuk, yalnızca bir kişinin hikâyesi değildir. Bu hikâye, modern Batı’nın kendi içinden doğan bir itirazın, İslam’da ve tasavvufta yeni bir varoluş imkânı bulmasının hikâyesidir.
Belki de onu bugün yeniden hatırlamamızın sebebi budur.
Çünkü çağımız hâlâ aynı sorularla boğuşuyor: İnsan nedir? Hakikat nedir? Özgürlük nedir? İktisat insanın hizmetinde midir, insan iktisadın kölesi midir? Maneviyat bir tüketim nesnesi midir, yoksa insanı dönüştüren bir hakikat yolu mudur? Modern dünyanın sonu nereye varacaktır? Ve gelmekte olan insan, nasıl bir insan olacaktır?
Abdülkadir es-Sûfî’nin cevabı nettir: Gelmekte olan insan, modernliğin ürettiği insan değildir. Gelmekte olan insan, hakikatle yeniden doğan insandır.
