Dörtyol’da Yaşayan Bir İnsan Hazinesi, Bir Usta, Bir Zanaatkar, Bir Ömür, Bir Ney: Ali Karayanık
Bir Sıla-i Rahim Vesilesiyle Dörtyol’da Yaşayan Bir İnsan Hazinesiyle Hasbihal
Kısa bir sıla-i rahim vesilesiyle baba ocağım, ana yurdum Dörtyol’a geldiğim günlerde, uzun zamandır ihmal ettiğim fakat gönlümün bir köşesinde hep duran bereketli bir ziyareti gerçekleştirme imkânı buldum.
Dörtyol’un Çaylı Mahallesi’nde yaşayan Ali Karayanık ustamızı; üstadımızı, ahimizi, sanatçımızı ve ağabeyimizi ziyaret ettik.
Eğitimci-yazar dostumuz Mehmet Kartal Hocamız, eğitimci Osman Kırca Hocamız ve sohbetimizin bir bölümüne katılan, Ali ağabeyimizin teyze oğlu, benim de imam hatip lisesi yıllarımdan dostum emekli imam-hatip Hafız Yusuf Tekin Hocamızla birlikte uzun uzun hasbihal ettik. Ali Usta’yı dinledik. Hatıralarını, Almanya yıllarını, mühendisliğini, terziliğini, şiirlerini, kamışlarını, neylerini, bahçesini; arayışlarını, denemelerini, yanılmalarını ve her defasında yeniden başlamalarını konuştuk.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu buluşma, bugüne kadar geciktirdiğim için hayıflandığım bir hasbihal oldu. Çünkü insan bazen yıllardır aynı şehirde adını bildiği birini gerçekten tanımak için onun kapısından bir gün içeri girmesi gerektiğini geç fark ediyor.
Biz de o kapıdan girdiğimizde yalnızca bir insanı ziyaret etmediğimizi kısa zamanda anladık. Bir atölyeye girdik; bir mektebe, bir laboratuvara, bir şiir odasına, bir terzihaneye, bir zanaat ocağına…
Hepsinden önemlisi, üretmenin hâlâ bir ahlak, çalışmanın hâlâ bir ibadet şuuru, ustalığın ise hâlâ bir insan yetiştirme biçimi olabileceğini gösteren yaşayan bir hayatın içine girdik.
Kalabalığın İçinde Sessizce Yaşayan Bir Hazine
Yola çıkarken hasbihalimizin ne kadar süreceğini kestiremiyordum. Bazı yolculuklar haritada kısa görünür; Dörtyol’un Karakese Mahallesi’nden Çaylı Mahallesi’ne uzanan birkaç kilometre de öyledir. Fakat bir insanı, bir ömrü ve bir zanaati anlamak için çıkılan yolculuklar kilometreyle ölçülmez.
O gün öğleden sonra, portakal bahçelerinin ve sazlıkların arasından geçen toprak yola girdiğimizde, aslında zamanın içinde bir yolculuğa çıktığımızı henüz bilmiyorduk.
Duvarın üzerinde önce onu gördük: İri ve süslü bir hüsn-i hatla yazılmış “Ali Karayanık” imzası, badanalı duvarın üzerinde adeta rüzgârda hafifçe dalgalanan bir perde gibi duruyordu. Yanında çocukların spreyle yaptığı rengârenk bir taklidi vardı. Sanki mahalle, ustanın imzasına kendi çocuksu diliyle bir şerh düşmüştü.
Ve tam orada, kapının önünde bizi bekliyordu Ali Karayanık: Beyaz saçları, beyaz şapkası, ekose gömleği ve tepeden tırnağa kendi elinden çıkmış kıyafetleriyle…
Bir medeniyetin geleneğini ve hafızasını, bir milletin ruhunu ve bir çağın sesini sanatla, imalatla, emekle kültüre dönüştüren böylesine müstesna bir usta; şehrin bir mahallesinde, kamışlıkların arasında, neredeyse görünmeden, sessiz ve mütevazı bir hayat sürüyordu. Ali Karayanık tam da böyle bir hazine.
Dörtyol’un yemyeşil bir mahallesinde, sade fakat asil bir bahçe kapısının ardında, kalabalıkların pek de haberdar olmadığı bir dünyada; toprağa, kamışa ve insana emek veren bir ömür…
“Marifet iltifata tabidir.” derler. Böyle bir ustanın kıymetinin daha geniş çevrelerce bilinmesi yalnızca işin ehli birkaç kişinin değil, bu topraklarda yaşayan hepimizin meselesi olmalıdır.
Bu ziyaret bana ister istemez şu soruyu düşündürdü: Bir toplumun gerçek zenginliği nedir? Çok görünenler mi? Çok konuşulanlar mı? Şöhreti en fazla olanlar mı? Yoksa yaptığı işe ömrünü veren; toprağı, ağacı, demiri, kumaşı, kelimeyi ve sesi işleyen; fakat gündelik hayatın telaşı içinde çoğu zaman yanından fark etmeden geçtiğimiz insanlar mı?
Belki şehirlerimizin, kasabalarımızın, mahallelerimizin en kıymetli hazineleri banka kasalarında yahut müze vitrinlerinde değildir. Bazen bir marangozun ellerindedir. Bazen bir hafızın sesinde… Bazen bir annenin hafızasında sakladığı türküde… Bazen bir ustanın seksen yılda kazandığı ölçü ve maharette…
Bazen de Dörtyol’un Çaylı Mahallesi’nde, bir bahçe kapısının ardında, kamışların arasında sessizce çalışan bir insanın ellerindedir.
Ali Karayanık ağabey bana tam da bunu düşündürdü: Bazı insanlar bir şehrin yalnızca sakini değildir; o şehrin hazinesidir.
Bir Evin Kapısından “Ney Dünyası”na
Kapıyı geçtiğiniz anda burasının sıradan bir ev olmadığını fark ediyorsunuz.
Biraz sonra Ali ağabeyin üzerindekilere yalnızca “kıyafet” demenin eksik kalacağını öğreniyoruz. Şapkasından gömleğine, pantolonundan diğer giysilerine kadar hemen her parçada kendi el emeğinin ve zevkinin izi var.
1970’li yıllardan beri kıyafetlerini kendi elleriyle dikiyor. Terzilik, onun hayatında gelip geçmiş bir meslek olmaktan çok daha fazlası. Bir hayat tavrı… İnsanın yalnızca tüketici olarak yaşamaya mahkûm olmadığını gösteren küçük fakat son derece anlamlı bir itiraz.
Evin girişindeki kamışlar ise ziyaretçinin ilk dikkatini çeken şeylerden. Ali Usta onlara bir sanayicinin depodaki hammaddesine baktığı gibi bakmıyor. Eve girip çıkarken kamışlarını selamladığını, bazen onlarla adeta hasbihal ettiğini anlatıyor.
İlk anda tebessüm ettiren bu söz, biraz üzerinde durulduğunda onun tabiatla kurduğu ilişkinin sırrını ele veriyor: Modern insan tabiata çoğu zaman “kaynak” diye bakıyor. Usta insan ise ona “emanet” nazarıyla bakıyor.
İçeri doğru ilerledikçe ev ile atölye arasındaki sınır da kayboluyor. Kamışlar… Neyler… Deri ve kumaş kılıflar… Kesme ve zımparalama aletleri… Kendi geliştirdiği aparatlar… Dikiş malzemeleri… Başpareler… Fotoğraflar… Hatıralar… Şiirler…
Bir köşede bir ömrün mühendisliği, başka bir köşede terziliği, öte tarafta musikîsi duruyor.
Daha da önemlisi, Ali ağabey yıllardır önemli gördüğü rüyalarını, günleri ve hadiseleri kaydediyor. Onlarca defteri olduğunu anlatıyor.
Burası yalnızca ney yapılan bir yer değil. Adeta bir insanın zihninin, meraklarının ve bütün bir hayat yolculuğunun mekâna dönüşmüş hâli.
Bir Mühendis, Bir Terzi, Bir Şair, Bir Usta, Bir Üstat
Ali Karayanık’ın hikâyesi 1 Mayıs 1959’da Dörtyol’da başlıyor. Çocukluğu, o yılların şartlarında okula yürüyerek gidip gelmekle; okumaya, öğrenmeye ve yeni şeyler keşfetmeye duyduğu kuvvetli merakla geçiyor.
Dörtyol Çaylı Barbaros İlkokulu, Dörtyol Merkez Ortaokulu ve Dörtyol Deneme Lisesi’nin ardından yükseköğrenim hayatı başlıyor. Dönemin siyasi şartları, eğitim kurumlarındaki dönüşümler, Adana ile Dörtyol arasında gelişen süreçler derken nihayet Endüstri Mühendisliği tahsilini tamamlıyor.
Ardından 1980 yılında Almanya… Yaklaşık on yıl süren Avrupa hayatı, onun kişiliğindeki çok yönlülüğün önemli kaynaklarından biri oluyor.
Terzilik yapıyor. Fotoğrafçılıkla ilgileniyor. Kamera kullanıyor. Fabrikalarda çalışıyor. İşçilik de yapıyor, idarecilik de…
1990’da Dörtyol’a dönüyor. Bir dönem borsayla ilgileniyor; o günlerin Dörtyol’unda pek az insanın aşina olduğu bir alan…
Bir taraftan aileye ait narenciye bahçeleriyle uğraşıyor, diğer taraftan üretmeye devam ediyor.
Sonra şiir… Bugün yüzlerce şiir yazmış bir insanla karşı karşıyayız.
Bütün bunları yan yana koyduğunuzda, modern dünyanın insanı tek bir uzmanlık alanına sıkıştıran tasniflerine sığmayan ilginç bir şahsiyet beliriyor: Mühendis. Terzi. Şair. Ney ustası. Kamış yetiştiricisi. Kılıf tasarımcısı. Kendi aletlerini geliştiren bir zanaatkâr. Üretici. Müteşebbis.
Ali Karayanık’ın hayatı insana adeta şunu söylüyor: “Bir şeyi iyi bil; fakat hiçbir şeye yabancı kalma.”
Bir Talep Bazen Bir Ömrün İstikametini Değiştirir
Ali Usta’nın ney kamışıyla başlayan hikâyesinin ardında büyük bir proje yahut önceden hazırlanmış bir iş planı yok.
Her şey 2002 yılında bir arkadaşının talebiyle başlıyor. Arkadaşı, ney yapımına uygun bir kamış bulmasını istiyor ve gerekli ölçüleri gönderiyor. Ali ağabey önce Erzin’in Burnaz taraflarına, ardından Samandağ’a gidiyor.
Kamışı arıyor. Seçiyor. Topluyor. Gönderiyor. Fakat bazı meraklar insanın zihnine bir kez düştüğünde artık orada durmuyor. İçine adeta ilahî bir nefha gibi düşen bu merak, onu araştırmaya, sormaya, ustaları ve üstatları gezmeye sevk ediyor.
Soru soruyu doğuruyor. Bir müddet sonra Türkiye’nin farklı bölgelerini, Kıbrıs’ı ve Suriye’yi; kamışın yetiştiği farklı coğrafyaları dolaşmaya başlıyor.
Kimi zaman kilometrelerce sazlık geziyor. Kış günlerinde Asi Nehri civarında uygun kamışı aradığı zamanları anlatıyor.
Çünkü her kamış olmuyor. Ölçü önemli. Boğum aralıkları önemli. Kalınlığı, olgunlaşma zamanı, kesim mevsimi, kuruma süresi önemli.
Ve bütün bunların üzerinde ustanın gözü önemli. Onun ifadesiyle: “Her kamıştan ney olmaz.” Ne kadar sade bir cümle…
Fakat üzerinde düşündükçe anlamı genişliyor. Her kamıştan ney olmaz. Her taştan kemer, her ağaçtan saz olmaz.
Asıl marifet, malzemeye bakıp onda saklı ihtimali görebilmektir. Ustalık biraz da başkalarının yalnızca kamış gördüğü yerde neyi görebilmektir.
Bir Dörtyollunun Portakal Bahçesini Kamışlığa Dönüştürmesi
Ali Karayanık’ın hikâyesindeki en çarpıcı kırılmalardan biri burada yaşanıyor.
Yıllarca tabiattaki uygun kamışların peşinden gittikten sonra bir şeyi fark ediyor: Nitelikli kamış giderek azalıyor, bulmak zorlaşıyor.
Peki ne yapmalı? Bekleyebilir. Şikâyet edebilir. “Artık eskisi gibi kamış yok.” diyerek işi bırakabilir.
Fakat müteşebbis zihnin başka bir sorusu vardır: “Bulamıyorsam yetiştirebilir miyim?”
Ali ağabey de Dörtyol gibi narenciyenin yalnızca ekonomik bir ürün değil, adeta şehir kimliğinin parçası olduğu bir yerde son derece dikkat çekici bir karar veriyor.
Yedi dönümlük narenciye bahçesinin yaklaşık beş dönümünü kamış yetiştirmeye ayırıyor.
Bu cümlenin ağırlığını Dörtyol’u bilenler daha iyi kavrar. Çünkü Dörtyol’da portakal yalnızca bir meyve değildir. Çocukluk kokusudur. Aile ekonomisidir. Hatıradır. Topraktır. Aidiyettir. Nesiller boyunca devam eden bir üretim biçimidir.
Ali Karayanık’ın müteşebbis tarafı tam da burada belirginleşiyor. Herkesin kıymet verdiği bir üretimi küçümsediği için değil; başka bir değerin geleceğine inandığı için bahçesinin önemli bir bölümünü dönüştürüyor.
Bu bir hesapsızlık değil; başka türlü bir hesaptır. Mühendisin hesabıyla sanatkârın sezgisini aynı bünyede taşıyan bir hesap…
Ve zaman onu haklı çıkarıyor. Bugün bahçeye çıktığınızda insan boyunu kat kat aşan bir kamış deniziyle karşılaşıyorsunuz.
Kamışlıkta Yürürken
Kamışların arasına girdiğimizde kendimi bir an Dörtyol’un merkezinde değil, kadim bir hikâyenin içinde hissettim.
İki tarafımızda göğe doğru yükselen kamışlar… Ortada dar bir yol… Rüzgâr değdikçe birbirine sürtünen gövdeler… Sazlığın arasından süzülen güneş… Ve bütün bu kamışlarla yıllardır aynı hayatı paylaşan bir usta…
Her biri henüz susuyor. Hangisinin ney olacağını bilmiyoruz. Hangisinin İstanbul’da bir neyzenin eline ulaşacağını, hangisinin Konya’da bir öğrencinin ilk nefesine eşlik edeceğini; hangisinin Almanya’ya, İngiltere’ye, Lübnan’a yahut Tunus’a gideceğini bilmiyoruz.
Ama Ali Usta bakıyor. Seçiyor. Bekliyor. İşte sanatın büyük sırlarından biri belki de burada: Usta, başkalarının yalnızca mevcut hâli gördüğü yerde gelecekteki ihtimali görür.
Eğitimcinin öğrencide gördüğü gibi… Şairin sıradan bir kelimede şiiri gördüğü gibi… Müteşebbisin henüz ortada olmayan bir üründe geleceği sezdiği gibi… Medeniyet kuran insanların bir avuç toprakta yarını gördüğü gibi…
Bir Kamışın Dört Yıllık Terbiyesi
Bugünün dünyasının en büyük putlarından biri hızdır. Hızlı üret. Hızlı tüket. Hızlı yüksel. Hızlı görün. Hızlı unut.
Ali Karayanık’ın atölyesinde ise bambaşka bir zaman anlayışı var. Kamış önce toprakta yetişiyor. Olgunlaşması bekleniyor. Doğru zamanda kesiliyor. Fakat hemen ney yapılmıyor. Yıllarca kuruyor, dinleniyor, vaktini bekliyor.
Ali ağabey, hasat ettiği kamışları yaklaşık dört yıl beklettikten sonra işlemeye başlıyor. Düşünün: Bugün kesilen bir kamışın sesi ancak birkaç yıl sonra duyulacak. Çağımız için ne kadar yabancı bir düşünce…
Fakat hayatın hakikati biraz da burada değil midir? Bazı şeyler hızlandırılamaz. Bir ağacı hızlandırarak büyütemezsiniz. Bir çocuğu hızlandırarak olgunlaştıramazsınız. Bir dostluğu hızlandırarak derinleştiremezsiniz. Bir ilim adamını birkaç aylık programla yetiştiremezsiniz. Bir medeniyeti birkaç yıllık projelerle kuramazsınız. Sanatın da insanın da kendi vakti vardır.
Ali ağabeyin yıllarca bekleyen kamışlarına bakarken aklımdan şu geçti: Sanat, zamana hükmetme değil; zamanın hakkını verme sanatıdır.
Sağ olsun, Ali ağabey bana da on yıllık bir kamıştan kendi elleriyle yaptığı bir ney hediye etti. Akordunu bizzat yaptı. Davudî bir ses verdiğinde insanın içi ürperiyor. İnşallah bize de neyzen olma yolunda bir vesile olur.
Kılıfı da iğnesinden ipliğine kadar yine kendi el emeği, göz nuru… Böyle eserlerin hiçbirine yalnız maddî bir değer biçmek mümkün değil.
“Ney Yapmak İnsan Yetiştirmek Gibidir”
Ali Karayanık’ın bütün hikâyesinin merkezine yerleştirilebilecek bir sözü var: “Ney yapmak insan yetiştirmek gibidir. İnsanı da güzel işlersen, tıpkı ney gibi güzel ses verir.”
Bu cümleyi yalnızca güzel bir benzetme olarak geçmemek gerekir. Başlı başına bir eğitim felsefesidir.
Kamış, topraktan çıktığı hâliyle ney değildir. Seçilmesi gerekir. Beklemesi, kuruması, doğrultulması gerekir. İçi temizlenir. Delikleri açılır. Eksiltilir. İşlenir. Sabırla ölçülür. Ve ancak bütün bunlardan sonra bir nefesle buluşur. İnsan da biraz böyle değil midir?
Eğitim dediğimiz şey insanı bir kalıba sokmak değil, içinde bulunan istidadı ortaya çıkarmaktır. Her öğrenciyi birbirine benzetmek değil, her birinde saklı bulunan sesi keşfetmektir.
Belki her kamıştan ney olmaz. Fakat iyi usta hangi kamışın ney olabileceğini bilir.
İyi öğretmen de öğrencisinde, bazen öğrencinin kendisinin dahi henüz göremediği kabiliyeti görür.
İyi anne baba görür. İyi hoca görür. İyi dost görür.
İnsanı yetiştirmek de ney açmak gibi kabalıkla değil, ölçüyle mümkündür.
Fazla dokunursanız kırarsınız. Eksik dokunursanız ses çıkmaz.
Dokuz Boğum, Yedi Delik ve İnsanın Hikâyesi
Neyin bizim medeniyet dünyamızdaki yeri yalnız musikîyle açıklanamaz.
Mesnevî’nin başlangıcındaki ney sesi, asırlardır ayrılığın, gurbetin, asıl vatana duyulan özlemin ve insanın kendi hakikatini arayışının sembolüdür.
Ney kamışlıktan kopmuştur. Ayrılığını anlatır. Fakat aynı zamanda o ayrılığın içinden bir ses doğurur.
Ali ağabey de neyin dokuz boğumu ile insan arasında; üzerindeki yedi delikle insan bedenindeki açıklıklar arasında sembolik bağlar kuruyor.
Burada asıl dikkat çekici olan rakamların kendisinden ziyade ustanın eşyaya bakışıdır. Çünkü gerçek usta yalnızca nesne üretmez; nesnede mana görür.
Kamış topraktan çıkar. Güneş görür. Yağmur ve rüzgâr görür. Kesilir. Kökünden ayrılır. Kurur. İçi boşaltılır. Doğrultulur. Delinir. Bir bakıma eksiltilir. Ve bütün bu eksilmelerin sonunda ses bulur.
İnsan hayatı da bazen böyle değil midir? Bu, başlı başına bir ahlak felsefesi, bir erdem yolculuğudur.
Hayat bizi de fazlalıklarımızdan arındırır. Tecrübeler deler. Acılar törpüler. Zaman doğrultur. Sabır olgunlaştırır. Terbiye, benliğin gürültüsünü azaltır. Sonra bir gün insan kendi sesini bulur.
Belki neyin bize anlattığı en kadim hakikatlerden biri budur: Her eksilme kayıp değildir. İnsan bazen fazlalıklarından arındıkça hakiki sesine yaklaşır.
Dinle Neyden: Dörtyol’daki Kamışlıktan Mevlânâ’nın Dergâhına
Ali Usta’nın bahçesindeki kamışların arasında yürürken zihnim birden başka bir bahçeye, başka bir zamana gitti.
Sanki Dörtyol’un Çaylı Mahallesi’ndeki bu mütevazı kamışlıktan Konya’ya, Hazreti Mevlânâ’nın Kubbe-i Hadrâ’sının gölgesine uzanan görünmez bir yol açılmıştı.
Bir tarafta toprağın içinden yükselen kamışlar, diğer tarafta yıllarını onlara vermiş bir usta…
Kamışlara dokunuyor, yetişmelerini takip ediyor, hangisinin ney olabileceğini biliyor; eve girip çıkarken onları selamladığını, onlarla adeta hasbihal ettiğini söylüyordu.
İnsanın zihnine o anda Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin büyük çağrısı düşmeden edemiyor: Dinle neyden…
Çünkü Mesnevî, söze herhangi bir varlıktan değil, neyden başlar. Bu başlangıç, başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir medeniyet işaretidir.
Ney aslında konuşmaz. Ona nefes verilirse ses çıkarır. Fakat Mevlânâ onun sesinin içinde bir hikâye duyar: Ayrılığın hikâyesini…
Kamışlıktan koparılmıştır ney. Asıl yurdundan ayrılmıştır. Bu sebeple inler. Fakat onun iniltisi sıradan bir şikâyet değildir; insana kendi aslını, kaybettiği bütünlüğü ve geldiği yere duyduğu hasreti hatırlatan bir sestir.
Belki de bu yüzden ney, bizim irfan geleneğimizde yalnızca bir musikî aleti olmamış; bir insan tasavvuruna dönüşmüştür.
Kamış sazlığın içindeyken henüz ne neydir ne de nağme. Kesilmesi gerekir. Beklemesi gerekir. Kuruması gerekir. İçinin boşaltılması, ateş görmesi, doğrultulması ve delinmesi gerekir.
Bütün bu zahmetlerden sonra dahi tek başına ses veremez. Bir nefese ihtiyaç duyar.
İnsanın kemale doğru yolculuğuyla ne kadar büyük bir benzerlik… İnsan da hayat içinde kimi zaman ayrılıkla, kimi zaman bekleyişle, kimi zaman acıyla, kimi zaman terbiyeyle biçimleniyor. İçindeki fazlalıklardan arındıkça, benliğinin gürültüsü azaldıkça başka bir sese açık hâle geliyor.
Neyin boşluğu bu bakımdan bir eksiklik değildir. Aksine onun imkânıdır. İçi boşaldığı için nefes geçer. Nefes geçtiği için nağme doğar. Belki insan için de böyledir: Kendimizle fazlasıyla dolu olduğumuz müddetçe hakikatin sesine yer kalmıyor.
Ali Usta’nın elindeki kamışlara bakarken Mevlânâ’nın neyi neden insanın hikâyesine dönüştürdüğünü bir kere daha düşünüyorsunuz.
Burada Ali Karayanık’ın zanaatıyla Mevlânâ’nın hikmeti birbirine dokunuyor.
Biri kamışı eliyle işliyor, diğeri kamışın sesini kelimelerle…
Biri ona başpare takıyor, diğeri mana kazandırıyor.
Fakat her ikisinin de işaret ettiği yerde insan bulunuyor.
Bir Ustanın Atölyesinden Bir İnsanlık Dersine
Ali Usta’nın “Ney yapmak insan yetiştirmek gibidir.” sözüne eğitim bakımından baktığımızda mana daha da derinleşiyor.
Çünkü bir kamışı ney hâline getirmek, onu zorla başka bir şeye çevirmek değildir. Önce tabiatını tanımak gerekir.
Her kamış aynı değildir. Boyu, boğumları, kalınlığı, sertliği, dokusu farklıdır.
Usta bütün kamışlara aynı işlemi körü körüne uygulamaz. Kamışı tanır, ölçer, bekler ve onun imkânına göre davranır.
İnsan eğitimi de böyle olmalı değil midir? Her çocuğun kabiliyeti aynı değildir. Her gencin mizacı, istidadı ve dünyaya bakışı birbirinden farklıdır.
Gerçek eğitim, insanları birbirinin kopyası hâline getirmek değil; her birinin içinde saklı bulunan kendine mahsus sesi keşfetmesine imkân vermektir.
Usta kamışa kendi sesini dayatmaz; kamışın içindeki sesi ortaya çıkarır.
İyi öğretmen de öğrencisine kendi suretini giydirmek yerine, ondaki istidadın açığa çıkmasına yardım eder.
İşte Ali Usta’nın atölyesi bana tam da bu sebeple yalnızca bir ney imalathanesi gibi görünmedi.
Bir bakıma küçük bir terbiye mektebiydi.
TYB’deki Mesnevî Okumalarından Dörtyol’daki Kamışlığa
Ali Usta’nın yanında bunları düşünürken hafızam beni yıllar öncesine, Türkiye Yazarlar Birliği çatısı altında gerçekleştirdiğimiz ve hala da devam eden Mesnevî-i Şerif okumalarına götürdü.
Merhum D. Mehmet Doğan ağabeyimizin öncülüğünde, birbirinden kıymetli hocalarımızın katkılarıyla yıllarca devam eden o okumaların havası zihnimde yeniden canlandı.
Bir metni okumak başka; o metnin işaret ettiği şeyi hayatın içinde görmek başkadır. Mesnevî’de “ney”i okumuştuk.
Dörtyol’da ise neyin toprağa değen kökünü gördük. Konya’da neyin sesini düşünmüştük; Çaylı Mahallesi’nde o sesi doğuracak kamışın nasıl yetiştirildiğine şahit olduk.
Kitapta metafor olarak okuduğumuz kamış, burada toprağın içinde canlı canlı karşımızdaydı.
Bu karşılaşma bana bir kez daha şunu düşündürdü: Büyük metinler yalnız kütüphanelerde okunmaz; bazen bir ustanın atölyesinde yeniden okunur.
Mevlânâ’yı anlamak için yalnızca Mesnevî’nin sayfalarına bakmak yetmez belki.
Bir kamışın nasıl ney olduğunu görmek gerekir. Beklemeyi görmek… Sabra şahit olmak… Bir malzemenin ustasının elinde nasıl terbiye edildiğini seyretmek…
Ve nihayet bir insan nefesinin cansız görünen bir kamıştan nasıl ses çıkardığını dinlemek gerekir.
O zaman “Dinle neyden” sözü yalnızca edebî bir başlangıç olmaktan çıkar, hayata yöneltilmiş bir davete dönüşür: Dinle tabiattan. Dinle insandan. Dinle ustadan. Dinle zamandan. Dinle ayrılıktan. Dinle sessizlikten. Çünkü hakikat bazen yüksek sesle konuşmaz. Bir kamışın içinden fısıldar.
Kamışlığın Sessiz Dersi
Ali Usta’nın bahçesindeki kamışlara yeniden baktım. Rüzgâr geçtikçe birbirlerine değiyor, hafifçe eğilip doğruluyorlardı.
Henüz ney değillerdi. Henüz sesleri yoktu. Fakat her birinin içinde mümkün bir ses saklıydı.
Belki yıllar sonra onlardan biri kesilecek, kurutulacak, ustanın elinden geçecek ve hiç tanımadığımız bir insanın dudaklarında nefes bulacaktı.
Belki Konya’da… Belki İstanbul’da… Belki Dörtyol’da… Belki dünyanın bambaşka bir şehrinde…
Ve o gün birileri onun sesini dinlerken Mevlânâ’nın yüzyıllar önce söylediğini yeniden hissedecekti.
İşte kültür dediğimiz büyük süreklilik biraz da budur: Bir şairin XIII. yüzyılda söylediği sözü, XXI. yüzyılda Dörtyol’daki bir ustanın eliyle yeniden seslendirebilmek…
Bu yüzden Ali Karayanık’ın yetiştirdiği şey yalnızca kamış değildir. Onun bahçesinde bir bakıma hafıza yetişmektedir. Bir musikî geleneğinin hafızası… Bir zanaatın hafızası… Bir medeniyetin insan, tabiat, sabır ve nefes anlayışının hafızası…
Mühendislik Aklı ile Sanatkâr Eli
Ali Karayanık’ın atölyesinde mühendisliğin izlerini görmek için diplomasını bilmeye gerek yok.
Etrafınıza bakmanız yeterli. Ölçüyor. Mukayese ediyor. Deniyor. Sonucu gözlüyor. Yeni bir aparat geliştiriyor. İhtiyacına göre düzenek kuruyor.
Bir problemle karşılaştığında vazgeçmek yerine çözüm arıyor. Kamış yoksa yetiştiriyor. Kılıf yoksa dikiyor. Başpare gerekiyorsa kendi portakal ağacını değerlendiriyor.
Bir alete ihtiyaç duyuyorsa mevcut aleti geliştiriyor yahut imkânı ölçüsünde kendisi yapıyor. Burada mühendislik ile sanat birbirine karışıyor.
Mühendis, “Bu problemi nasıl çözerim?” diye soruyor.
Sanatkâr, “Bunu nasıl güzel yaparım?”
Zanaatkâr, “Bunu elimle nasıl gerçekleştiririm?”
Müteşebbis ise, “Bunu nasıl sürdürülebilir hâle getiririm?”
Ali Karayanık’ın hayatında bütün bu sorular aynı kişide buluşuyor.
İğneden İpliğe, Topraktan Nefese
Atölyede beni en fazla etkileyen hususlardan biri de üretimin parçalanmamış olmasıydı.
Bugünün sanayi düzeninde ürünü yapan insan çoğu zaman hammaddesini tanımıyor. Hammaddeyi üreten son ürünü görmüyor. Ürünü pazarlayan ise üretim sürecinden habersiz olabiliyor.
Ali Karayanık’ın dünyasında zincirin bütün halkaları birbirine bağlı. Kamışı yetiştiriyor. Seçiyor. Hasat ediyor. Kurutuyor. Yıllarca bekletiyor. İşliyor. Neyi meydana getiriyor. Başparesini kendi bahçesindeki portakal ağacından hazırlıyor. Kılıfını dikiyor. Kullandığı bazı aparatları geliştiriyor ve ürünü son kullanıcıya ulaştırıyor.
Hatta yetiştirdiği fazla kamışları, ihtiyacı olan başka insanlarla paylaşıyor.
Bir anlamda topraktan nefese uzanan bütün serüvene şahitlik ediyor. Bugün “sürdürülebilir üretim”, “yerel üretim”, “döngüsel ekonomi”, “üretim ekosistemi” gibi kavramları sıkça kullanıyoruz.
Ali ağabey bunları kavram olarak değil, hayat pratiği olarak gerçekleştiriyor.
Girişimcilik Nedir?
Ali Karayanık’ın hikâyesi girişimcilik kavramını da yeniden düşündürüyor.
Bugün “girişimci” denildiğinde zihnimize çoğu zaman yatırım alan, sermayesini artıran, şirketini büyüten, teknoloji geliştiren insanlar geliyor.
Elbette bunların hepsi girişimciliğin bir parçasıdır. Fakat bizim tarihî ve kültürel tecrübemizde müteşebbis bundan daha geniş bir insan tipidir.
Müteşebbis, ihtiyaç görüp çözüm üreten insandır.
Nitelikli kamış azalıyorsa kendi kamışını yetiştirmek girişimciliktir.
Hammaddenin geleceğini güvence altına almak girişimciliktir.
Ürünün kılıfını dahi kendin yapmak girişimciliktir.
Yerel bir zanaatı dünyanın farklı ülkelerine ulaştırmak girişimciliktir.
Bilgiyi yalnız kendinde saklamayıp sonraki kuşağa aktarmaya çalışmak da girişimciliktir.
En önemlisi ise şudur: Girişimcilik yalnız daha fazla satmayı değil, daha iyi bir şey yapmayı hedeflediğinde medeniyet kurucu hâle gelir.
Ahilik: Kazançtan Önce İnsan
Ali Karayanık üstadımızı dinlerken zihnime sık sık Ahilik geldi. Çünkü Ahilik bizim medeniyetimizde ekonomi ile ahlakı birbirinden ayırmayan büyük bir anlayışın adıdır.
Ahi yalnızca esnaf değildir. Usta yalnızca meslek erbabı değildir. İyi mal üretmek yetmez; doğru insan olmak gerekir.
Güvenilir olmak, paylaşmak, öğretmek, çırağın elinden tutmak, kazancın bereketini düşünmek gerekir. Kapıyı yalnız müşteriye değil, insana açmak gerekir.
Ali Usta’nın yıllar önce öğrencilerin ney sahibi olabilmeleri için zaman zaman maliyet hesabının ötesine geçen davranışları; yetiştirdiği kamışların fazlasını ihtiyacı olanlarla paylaşması; bilgiyi kendisine mahsus bir sır hâline getirmek yerine öğretmeye çalışması bana Ahilik ruhunu hatırlattı.
Ahilikte soru yalnızca: “Bu iş bana ne kazandırır?”
değildir.
Bir başka soru daha vardır: “Benim yaptığım iş insana ne kazandırır?”
Üretimin ahlaka dönüştüğü yer tam da burasıdır.
Usta-Çırak Meselesi: Bir Zanaatın En Kırılgan Yeri
Ali ağabeyin anlattıkları arasında üzerinde en fazla durulması gereken meselelerden biri de bilginin geleceğiydi.
Bir ustalık yalnızca ustasının ömrü kadar yaşayacaksa aslında yaşamıyor demektir.
Ustalık, ancak bir başkasının elinde devam ettiğinde kültüre dönüşür.
Ali Usta da sahip olduğu bilgiyi aktarabileceği insanların azlığından söz ediyor. Kamış yetiştiriciliğini ve ney yapımının inceliklerini genç kuşaktan insanlara öğretmeye çalışıyor.
Bu yalnızca Ali Karayanık’ın meselesi değildir. Türkiye’nin ve dünyanın kültürel miras meselesidir. Çünkü somut olmayan kültürel mirasın en kırılgan tarafı tam da buradadır.
Tarihî bir binayı fotoğraflayabilirsiniz. Bir eseri müzede saklayabilirsiniz. Bir neyi vitrinin içine koyabilirsiniz. Fakat ustanın kamışı eline aldığında parmaklarıyla neyi kontrol ettiğini…
Sesinden, renginden ve sertliğinden ne anladığını… Hangi kamışı neden ayırdığını… Hangi mevsimde neyi beklediğini… Bir hatayı nasıl telafi ettiğini… Yılların eline öğrettiği o ölçüyü…
Bunları hiçbir kitap bütünüyle aktaramaz. Çünkü bazı bilgiler yalnız zihinde değil, elde birikir. Ustanın eli de bir arşivdir.
Ve bazen bir insanı kaybettiğimizde yalnızca bir insanı değil, yetmiş yıllık bir kütüphaneyi de kaybederiz.
Mehmet Kartal Hocanın Yaptığı İş: Önce Görmek
Bu noktada Mehmet Kartal Hocamıza ayrıca teşekkür etmek gerekir. Çünkü yaşayan insan hazinelerini fark etmek de başlı başına bir kültür hizmetidir.
Mehmet Kartal, Yaşayan İnsan Hazineleri isimli çalışmasında Dörtyol’un farklı insanlarını kayıt altına alırken aslında çok önemli bir iş yapıyor: Önce görüyor.
Bir kültürel mirasın korunması her zaman büyük kurumlarla başlamaz. Bazen bir öğretmen, “Bu insanın hikâyesi kaybolmamalı.” der.
Gider. Dinler. Not alır. Yazar. Fotoğrafını çeker. Sonra başka insanlar fark eder. Şehir fark eder. Ülke fark eder.
Kültürel hafıza biraz da böyle oluşur: Önce biri görür. Sonra biri anlatır. Sonra toplum sahip çıkar.
Duvardaki Bir Ömür
Atölyenin duvarlarına baktığınızda yalnızca eşya görmüyorsunuz.
Fotoğraflar… Dostlar… Eski günler… Sergiler… Ziyaretçiler… Bir sazlığın önünde yıllar önce çekilmiş arkadaş fotoğrafları… Birbiri ardına dizilmiş yüzler…
Bunların her biri Ali Karayanık’ın kişisel hafızasının yanında Dörtyol’un da küçük bir sosyal tarihi.
Bir insanın atölyesi bazen şehir arşivinden daha çok şey anlatabilir. Çünkü resmî tarih büyük hadiseleri kaydeder.
İnsan hafızası ise hayatın kendisini: Kim kiminle oturdu? Kim ne üretti? Kim kime öğretti? Hangi dükkânda hangi sohbet yapıldı?Kim hangi sazı çaldı? Hangi hoca hangi öğrencinin omzuna dokundu?
Bir şehrin ruhu biraz da bu küçük hatıraların toplamıdır.
Yerelden Dünyaya Uzanan Bir Ses
Ali Karayanık’ın hikâyesinin dikkat çekici taraflarından biri de Dörtyol’daki mütevazı bir atölyenin dünyanın farklı ülkelerine açılabilmesidir.
Ürettiği neyler Türkiye’nin çeşitli şehirlerinin yanı sıra Almanya’ya, İngiltere’ye, Tunus’a ve Lübnan’a kadar gidiyor.
Manzarayı düşündüğünüzde gerçekten etkileyici: Dörtyol toprağında yetişmiş bir kamış… Hatay güneşini görmüş. Akdeniz’in rüzgârıyla salınmış. Yıllarca Dörtyol’da kurumuş. Bir Dörtyollu ustanın elinden geçmiş.
Sonra Londra’da, Berlin’de yahut Beyrut’ta bir insanın nefesiyle ses vermeye başlamış.
Bundan daha güzel bir kültürel dolaşım olabilir mi? Bir bakıma Dörtyol toprağı ses olup dünyaya gidiyor.
Kreatif Endüstriler İçin Hazır Bir Hikâye
Ali Karayanık’ın hayatını dinlerken üzerinde özellikle durduğum meselelerden biri de kreatif endüstriler oldu.
Bugün kültür ve yaratıcı endüstriler denildiğinde çoğumuzun zihnine dijital oyun, sinema, animasyon, tasarım, yazılım gibi alanlar geliyor.
Oysa geleneksel zanaatın yeni anlatım biçimleriyle buluşması da yaratıcı ekonominin en zengin damarlarından biridir.
Ali Karayanık’ın hayatının içinde başlı başına bir sinema dili var: Bir portakal bahçesinin kamış bahçesine dönüşmesi… Asi kıyısında kamış arayan bir adam… Almanya yılları… Mühendislik… Terzilik… Şiir… Günlükler ve hatıratlar… Kendi kıyafetini diken bir usta… Kendi aletini geliştiren bir mühendis… Dört yıl bekleyen kamışlar… Kamışların arasından geçen dar yollar… Portakal ağacından yapılan başpare… Neyin ilk sesi… Ve dünyanın başka bir ülkesine doğru yola çıkan bir kargo kutusu…
Bütün bunlar yalnızca bir biyografinin parçaları değildir. Hazır bir kültürel anlatıdır. Bu hayatın belgeseli çekilmelidir. Kısa filmi yapılmalıdır. Çocuklar için animasyonu hazırlanabilir.
Ustanın atölyesi üç boyutlu olarak kayıt altına alınabilir.
Kamış yetiştirme süreci mevsim mevsim belgelenebilir.
Şiirleri tasnif edilebilir. Sözlü tarih görüşmeleri yapılabilir. Kullandığı araçlar ve yöntemler görsel bir arşive dönüştürülebilir. Gençlerin ziyaret edebileceği, öğrenebileceği bir ortam oluşturulabilir.
Çünkü kültürel mirası korumak yalnız geçmişten kalan eşyayı muhafaza etmek değildir.
Asıl mesele, yaşayan bilgiyi henüz canlıyken koruyabilmektir.
Gençlere Anlatılması Gereken Bir Hayat
Ali Karayanık’ın hikâyesinin özellikle gençlere anlatılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü gençlerimize sürekli başarı hikâyeleri anlatıyoruz.
Fakat başarıyı çoğu zaman yalnız sonuç üzerinden tarif ediyoruz: Şu kadar kazandı. Şu kadar takipçisi oldu. Şu yaşında şu makama geldi. Şirketinin değeri şu kadar oldu.
Oysa Ali Karayanık’ın hayatı başka bir başarı ölçüsü teklif ediyor: Merak etmek. Araştırmak. Girişimde bulunmak. Kendi kendine öğrenmek. Denemek. Yanılmak. Yeniden denemek.
Bir eksiklik gördüğünde başkasını suçlamak yerine çözüm üretmek. Kendi aletini yapmak. Kendi hammaddeni yetiştirmek. Yirmi yılı aşkın süre aynı işe emek vermek. Ve bütün bunlardan sonra dahi öğrenebileceğine inanmak.
Gençlerimizin belki de en fazla duymaya ihtiyaç duyduğu cümlelerden biri budur: İnsan yalnızca tüketen bir varlık değildir.
İnsan yapabilir. Elbisesini yapabilir. Aletini geliştirebilir. Toprağını işleyebilir. Bir sanat öğrenebilir. Bir ürün ortaya çıkarabilir. Bir şiir yazabilir. Bir fikri hayata geçirebilir. Dünyaya kendi elinden çıkmış bir eser bırakabilir.
Bana göre özgüvenin sahih biçimi, “Her şeyi biliyorum.” demek değildir. “Öğrenebilirim. Deneyebilirim. Yapabilirim. Üretebilirim.” diyebilmektir.
Dörtyol’un İnsan Envanteri
Şehirleri yalnızca binaları üzerinden okumak eksiktir. Dörtyol dediğimizde elbette portakal gelir aklımıza.
Millî Mücadele hafızası gelir. İlk Kurşun gelir. Amanoslar gelir. Deniz gelir. Bereketli Çukurova’nın devamı olan topraklar gelir.
Fakat şehir yalnızca coğrafya değildir. Şehir insandır.
Bir şehrin gerçek envanterinde tarihî binalarla birlikte yaşayan ustaların da bulunması gerekir.
Hikâyeciler… Şairler… Hafızlar… Öğretmenler… Musikişinaslar… Zanaatkârlar… Yerel tarihçiler… Çiftçiler… Kadim yemekleri bilen anneler… Ağacın hangi ayda budanacağını bilen insanlar… Bir türkünün unutulmuş varyantını hafızasında taşıyan ihtiyarlar… Elinde başka hiçbir yerde bulunmayan bilgiyi taşıyan ustalar…
Çünkü bir bina yıkılırsa aslına uygun biçimde yeniden inşa edilebilir. Fakat bir ustanın yetmiş yıllık el hafızası kaybolduğunda aynı şeyi yeniden kurmak mümkün olmayabilir.
Bu sebeple şehirlerimizin yalnızca taş envanterini değil, insan envanterini de çıkarmalıyız. Ali Karayanık, Dörtyol’un böyle bir insan hafızasıdır.
Yaşayan İnsan Hazinesi
Bütün bunların bizi getirdiği tabiî bir yer var: Yaşayan İnsan Hazineleri.
Bu kavram yalnızca güzel bir unvan değildir. Somut olmayan kültürel mirasın taşıyıcısı hâline gelmiş; ender bilgi ve becerileri uzun yıllardır icra eden, sanatına kendisini adamış ve bilgiyle maharetini gelecek nesillere aktarma imkânına sahip insanların tespit edilmesi ve korunması bakımından son derece önemlidir.
Ali Karayanık’ın birikimine bu gözle baktığımızda üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir tablo görüyoruz: Yirmi yılı aşkın ney yapım tecrübesi… Hammaddenin peşinde kilometrelerce süren saha tecrübesi… Kamışı yalnızca kullanmakla kalmayıp yetiştiriciliğine geçmesi… Narenciye bahçesini farklı bir üretim modeline dönüştürmesi… Kamışı yıllarca dinlendirmesi… Başpareyi kendi bahçesindeki ağaçtan yapması… Kılıf üretmesi… Alet geliştirmesi… Geleneksel bilgi ile mühendislik zihnini birleştirmesi… Ürünlerini farklı ülkelere ulaştırması… Ve bütün bunların üzerinde, sonraki nesillere aktarılmayı bekleyen yaşayan bir ustalık bilgisi… Bütün bunların dikkate alınması gerekir.
Bu sebeple Ali Karayanık ağabeyimizin, Kültür ve Turizm Bakanlığımızın Yaşayan İnsan Hazineleri Ulusal Envanteri kapsamında değerlendirilmesi için ilgili kurumlarımız nezdinde gerekli girişimlerin yapılmasının son derece anlamlı olacağına inanıyorum.
Hatay İl Kültür ve Turizm Müdürlüğümüz başta olmak üzere, somut olmayan kültürel miras alanındaki ilgili kurumlarımızın bu birikimi yerinde incelemelerinin kıymetli olacağını düşünüyorum.
Fakat meseleyi yalnızca bir ödüle yahut unvana indirgememek gerekir. Asıl soru şudur: Bir ustayı mı onurlandıracağız, yoksa bir ustalık geleneğini mi yaşatacağız?
Kanaatimce ikincisini başarabildiğimiz ölçüde birincisinin de hakkını vermiş oluruz.
Keşke Sadece Ödül Almasa…
Ali üstadımız elbette takdir edilsin. Adı kayda geçsin. Emeği görünür olsun. Fakat keşke bununla kalmasa.
Keşke öğrenci yetiştirse. Keşke gençler onun bahçesine gelseler.
Bir kamışın nasıl seçildiğini görseler. Dört yıllık sabrın ne demek olduğunu öğrenseler.
Mühendislik öğrencileri onun atölyesinde problem çözmenin ne anlama geldiğini görseler.
Güzel sanatlar öğrencileri zanaat ile estetik arasındaki ilişkiyi inceleseler.
İşletme öğrencileri yerel üretimden küresel dolaşıma uzanan bir ürünün hikâyesini çalışsalar.
Eğitimciler, “İnsanı güzel işlersen güzel ses verir.” sözünün üzerinde dursalar.
Kreatif endüstriler alanında çalışan gençler bu hikâyeden film, animasyon, belgesel ve tasarım projeleri çıkarsalar.
Çünkü bir ustaya verilebilecek en büyük ödül yalnızca adının bir plakete yazılması değildir. Bilgisinin kendisinden sonra da yaşamaya devam etmesidir.
Bir Kamışın Öğrettiği Medeniyet
Ziyaretin sonunda yeniden kamışların arasındaydık. Akşam ışığı uzuyor, rüzgâr kamışları birbirine değdiriyordu.
Ali ağabey yıllardır baktığı sazlığa yine aynı dikkatle bakıyordu. Belki o kamışların hangilerinin ney olacağını şimdiden biliyor. Biz bilmiyoruz.
İşte insan tam da orada anlıyor: Medeniyet de aslında böyledir. Bir nesil eker. Bir nesil bekler. Bir nesil işler. Başka bir nesil onun sesini duyar.
Her şeyi kendi zamanımızda görmek istemek büyük bir yanılgıdır.
Bizim vazifemiz bazen yalnızca tohumu atmaktır. Meyvesini biz görmeyebiliriz.
Ali Karayanık’ın dört yıl bekleyen kamışlarında böyle bir medeniyet dersi var.
Bugünün dünyası bize çabuk sonuç almayı öğretiyor. Kadim irfan ise doğru sonucu sabırla beklemeyi…
Kamışa Nefes, İnsana Gönül
Ali Karayanık ağabeyimizin evinden ayrılırken zihnimde neyden ziyade insan vardı.
Çünkü o gün yalnızca bir ney atölyesini ziyaret etmemiş, bir insan yetiştirme metaforunun içinden geçmiştik.
Bir kamışın ney olabilmesi için toprak gerekir. Su gerekir. Güneş gerekir. Rüzgâr gerekir. Zaman gerekir. Ve usta gerekir.
İnsan da böyledir. Toprak ailemizdir. Su eğitimimizdir. Güneş ümidimizdir. Zaman tecrübemizdir.
Usta bazen hocamızdır. Bazen annemiz, babamız… Bazen bir dost… Bazen de hayatın kendisi…
Ney bize bir başka sırrı daha hatırlatır: İçi bütünüyle dolu bir kamış ses vermez.
Ses verebilmesi için içinin açılması, fazlalıklarının temizlenmesi ve nefese yol verilmesi gerekir.
Belki insanın olgunlaşması da biraz böyledir. Daha fazla şeye sahip olmakla değil, bazen yüklerinden kurtulmakla… Daha çok konuşmakla değil, bazen dinlemekle… Kendisini göstermekle değil, eserini konuşturmakla…
Ali Karayanık ağabeyin dünyasında beni en fazla etkileyen şeylerden biri de buydu. “Ben yaptım.” diye bağırmıyor. Fakat baktığınız her yerde emeğini görüyorsunuz.
Gömleğinde emeği. Şapkasında emeği. Ney kılıfında emeği. Başparede emeği. Kamışta emeği. Bahçede emeği. Şiirde emeği. Atölyede emeği. Ve bütün bunların üzerinde bir ömrün emeği…
Çağımız görünürlüğü başarı zannediyor. Oysa Anadolu bize başka bir ölçü öğretiyor: İnsan ne kadar göründüğüyle değil, ne kadar iz bıraktığıyla büyüktür.
Dörtyol’un Çaylı Mahallesi’nde, kamışların arasında sessizce çalışan Ali Karayanık ağabey de bize tam olarak bunu hatırlatıyor: Bir mühendis… Bir terzi… Bir şair… Bir zanaatkâr… Bir müteşebbis… Bir tabiat dostu… Bir ney ustası…
Ve bütün bunlardan önce: Üreten bir insan.
Böyle insanların kıymetini onlar aramızdayken bilmek; seslerini kayda almak, bilgi ve becerilerini gelecek kuşaklara taşımak yalnızca onlara karşı değil, kendi kültürümüze ve geleceğimize karşı da vazifemizdir.
Çünkü bazı insanlar bir şehrin yalnızca sakini değildir. O şehrin hafızasıdır.
Bazı atölyeler yalnızca bir işyeri değildir. Bir medeniyetin küçük bir hücresidir.
Bazı ziyaretler de sıradan bir ziyaret değildir. İnsanı kendisine, toprağına, geçmişine ve geleceğine yeniden baktıran bir derse dönüşür.
Kısa bir sıla-i rahim için geldiğim baba ocağım, ana yurdum Dörtyol’da Ali Karayanık ağabeyle yaptığımız bu uzun hasbihal, benim için tam da böyle bir ziyaret oldu.
Şimdi düşünüyorum da belki ney, hikâyesini daha en başından beri bize anlatıyordu: Topraktan çık. Sabırla büyü. Vaktini bekle. Terbiyeden geç. Fazlalıklarından arın. Ehil bir ele teslim ol.
Sonra iyi bir nefese rastlarsan… Ses ol. Musikî ol. Sanat ol. Ruh ol. Ali Karayanık üstadımızın Dörtyol’daki kamışları gibi…
Toprağa emek, kamışa nefes, insana gönül verenlerin hatırası, hüneri ve bereketi daim olsun.
Ali Karayanık ağabeyimize, ustamıza ve üstadımıza sağlık, sıhhat; hayırlı, bereketli uzun ömürler diliyorum.
Ve temenni ediyorum ki Dörtyol’un bu sessiz hazinesinin sesi bundan böyle yalnızca kamışların arasından değil; bütün Türkiye’ye, dünyaya ve gelecek nesillere ulaşsın.
