Bir Dil Vicdanının Ardından: Muhsin Mete Ağabey
Bazı insanların ardından konuşmak zordur. Çünkü onların yokluğu yalnızca bir insanın eksilmesi değildir; bir tavrın, bir üslûbun, bir dikkat biçiminin, bir kültür ve ahlâk dünyasının da hayatımızdan çekilmesi demektir.
Muhsin Mete ağabeyin vefat haberini aldığımda hissettiğim, tam da böyle bir eksilme duygusu oldu.
Bir yazarın, bir belgeselcinin, bir yayıncının, bir kültür adamının kaybından daha öte; Türkçenin inceliklerine karşı hassasiyetini hayatının esaslı meselelerinden biri hâline getirmiş, sözü önemsemiş, kelimenin hakkını gözetmiş, yaptığı işi ciddiye almış, gerektiğinde dostunu dahi açıkça tenkit etmekten geri durmamış bir dil vicdanını kaybettiğimizi düşündüm.
Muhsin ağabeyi anlatmak, bu yüzden yalnızca eserlerinden, görevlerinden ve kültür hayatımızdaki hizmetlerinden söz etmek değildir. Onu anlatmak; dil, titizlik, doğruluk, dostluk, eleştiri, vefa ve ahlâk arasındaki münasebet üzerine de düşünmektir.
Çünkü bazı insanlar bize yalnız eser bırakmazlar. Bir ölçü, bir dikkat, bir tavır, bir duruş bırakırlar. Bazen bir kelimenin yanlış yazılmasına gösterdikleri hassasiyetle bile bize, hayata nasıl bakılması gerektiğini öğretirler.
Kelimenin mesuliyetini taşıyan adam
Muhsin Mete ağabeyin kültür hayatımızdaki yerini yalnızca “yazar” kelimesiyle ifade etmek eksik kalır.
1976 yılında TRT’ye girerek uzun yıllar televizyonculuk ve belgeselcilik yapmış; Dünden Bugüne Ahilik, Ulu Camilerimiz, Şairler Meydanı, Ölümü Yaşayan Kent: Ahlat, Abdülhak Şinasi Hisar, Remzi Oğuz Arık, Arif Nihat Asya ve Kaybolan Şehirler gibi kültür ve medeniyet hafızamız bakımından kıymetli çalışmalara imza atmıştı. TRT’de Belgesel Programlar Müdürlüğü, daha sonra da Yayın ve Programdan Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı gibi önemli sorumluluklar üstlenmişti. Türkiye Yazarlar Birliği’nde yönetim kurulu üyeliğinden genel sekreterliğe kadar farklı görevlerde bulunmuş, TYB Vakfı Mütevelli Heyeti’nde hizmet etmişti.
1970’li yıllardan itibaren gazete ve dergilerde radyo, televizyon ve kültür meseleleri üzerine yazılar kaleme almış; Haftalık Ülke dergisinde “Abbas Abalı” müstearıyla yayımladığı medya yazıları daha sonra Ekranın Büyüsüne Kapılmadan adıyla kitaplaşmıştı.
Bütün bunlar onun kültür dünyamızdaki uzun ve çok yönlü emeğinin görünen tarafıdır. Fakat bana göre Muhsin ağabeyin asıl vasfı, yaptığı her işe bir mesuliyet duygusuyla yaklaşmasıydı.
O, kelimeyi kolay harcayanlardan değildi. Çünkü kelimenin yalnızca bir ses veya işaret olmadığını bilirdi. Dilin bir milletin hafızası olduğunu, kelimelerin medeniyetlerin uzun tarihî yolculuğunu sırtlarında taşıdığını hissederdi.
Bir kelimenin yanlış kullanılmasını bazen başkalarının gereğinden fazla bulabileceği ölçüde önemserdi. Bugün düşünüyorum da belki de haklıydı. Çünkü bir medeniyet bir günde kaybolmaz.
Önce kelimeleri aşınır. Sonra kavramları bulanıklaşır. Ardından hafızası zayıflar. Nihayet insan, kendi dünyasını kendi kelimeleriyle düşünemez hâle gelir.
Dil hassasiyeti bundan dolayı yalnızca bir gramer ve imlâ hassasiyeti değildir. Bir yönüyle hafıza ahlâkıdır.
Muhsin Mete’nin Türkçe konusundaki ısrarını da böyle anlamak gerektiğine inanıyorum.
Dil, yalnız konuştuğumuz şey değildir
İnsan dille konuşur ama yalnız konuşmaz. Dille düşünür. Dille hatırlar. Dille sever. Dille inanır. Dille itiraz eder. Dille medeniyet kurar.
İnsanın dünyayla ilişkisi büyük ölçüde kelimeler üzerinden şekillenir. Bir kavramı kaybettiğiniz zaman bazen yalnızca bir kelimeyi değil, onun arkasındaki bütün bir düşünme imkânını da kaybedersiniz.
Bu sebeple dil, benim felsefî çalışmalarım bakımından da hiçbir zaman tali bir mesele olmadı.
Varlığı nasıl kavradığımız ile onu nasıl adlandırdığımız arasında derin bir bağ vardır. İnsan, gerçekliği yalnızca görmez; onu kavramlarla anlamlandırır. Kelimeler ise kavramların evidir.
Bu yüzden kelimeye gösterilen ihtimam, nihayetinde düşünceye gösterilen ihtimamdır.
Muhsin ağabey meseleyi her zaman felsefenin kavramsal diliyle ifade etmiyordu belki; fakat bütün yazı faaliyetinin arkasında böylesine güçlü bir sezginin bulunduğunu düşünüyorum: Dili ihmal eden, düşünceyi de ihmal eder.
Nitekim gazete yazılarının önemli bir kısmını Türkçenin kullanımındaki yanlışlıklara, editörlük ihmallerine, kavram ve kelime tercihlerine ayırması tesadüf değildi. Onun için doğru ve güzel Türkçe kullanmak bir gösteriş değil, kültüre karşı vazifeydi. Karar’daki yazılarının başlıklarına dahi bakıldığında; “Düşünce ve dil”, “Yine ilim dili”, “Türkçeye sırtını dönenler”, “Editörün eserle imtihanı”, “Dilin uzağına düşmek”, “Söz varlığı meselesi” ve “Titizlik ve ahlak” gibi başlıklarla aynı mesuliyetin izini ısrarla sürdüğü görülür.
Hele o son terkibin üzerinde durmak gerekir: Titizlik ve ahlâk.
Çünkü onun dünyasında bu ikisi birbirinden ayrı değildi. İşi doğru yapmak yalnız teknik bir meziyet değil, aynı zamanda ahlâkî bir yükümlülüktü.
Bazen bizi de tenkit ederdi
Muhsin ağabeyin hatırasından söz ederken yalnızca güzel sözler söyleyip karakterinin önemli bir tarafını görmezden gelmek, her şeyden önce ona haksızlık olur.
Çünkü Muhsin Mete, dostluğun gereğini sürekli tasdik etmekte değil, gerektiğinde hakikati söylemekte görürdü.
Bizi de tenkit etmiştir. Hem de açıkça.
Türkiye Yazarlar Birliği’nin 40. yılı çerçevesinde, 8-9 Kasım 2018 tarihlerinde Bahçelievler Belediyesi ile gerçekleştirdiğimiz “60 Yıl Sonra Uluslararası Yahya Kemal Sempozyumu”nun bildirileri daha sonra kitaplaştırılmıştı. Muhsin ağabey, 28 Mart 2019 tarihinde Karar gazetesinde yayımlanan “Perdeyi düzgün açmamak…” başlıklı yazısında bu kitabın redaksiyon ve imlâsını oldukça sert ifadelerle eleştirdi.
Kitabın hazırlanışında ortaya çıkan yanlışlıklardan D. Mehmet Doğan ağabeyin konuşmasına, Beşir Ayvazoğlu’nun metnine ve benim konuşmama kadar pek çok örnek çıkardı.
Benim metnimde yer alan baskı ve yazım yanlışlarını da açıkça gösterdi. “İş birli” şeklinde eksik bırakılan ifadeden yanlış aktarılan bir kelimeye kadar gözünden kaçmamıştı. Hatta hepimizin üzerine titrediği kitapta “filmîmizde” gibi insanı tebessüm ettirecek dizgi garabetlerini dahi kaydetmişti.
Bugünden geriye baktığımda o yazıyı, Muhsin ağabeyin şahsiyetini anlatan güzel metinlerden biri olarak görüyorum.
Çünkü mesele beni veya bir başkasını tenkit etmesi değildi. Mesele şuydu: Muhsin Mete doğru bildiğini, muhatabı kim olursa olsun söyleyebiliyordu.
Bir dostuna karşı da söyleyebiliyordu. Bir kurumun yöneticisine karşı da. Yıllarca beraber yürüdüğü insanlara karşı da.
Fakat onun tenkidiyle husumeti birbirine karıştırmamak gerekir. Bugün belki en fazla ihtiyaç duyduğumuz ayrımlardan biri de budur.
Tenkit başka, husumet başkadır
Modern zamanda eleştiriyi giderek şahsîleştiriyoruz. Bir insan bizi eleştirdiğinde onu karşımızda, bizi tasdik ettiğinde yanımızda kabul ediyoruz.
Oysa düşünce ve kültür hayatı böyle kurulmaz. Hakiki ilim ve fikir ortamında dostluk, insanların birbirlerinin yanlışlarını örtmesi değildir. Dostluk, gerektiğinde birbirini ikaz edebilecek kadar güvenebilmek demektir.
Muhsin ağabeyin tavrında bunu görürdüm.
Zaman zaman çok ince, hatta bizim fazla bulabileceğimiz kadar ayrıntılı dil meselelerine takıldığı olurdu. “Buna da mı dikkat ettin Muhsin ağabey?” dedirtecek ölçüde…
Fakat sonra anlardınız ki o, yalnız kelimeyi değil, aslında ölçüyü korumaya çalışıyor.
Bir yanlışın küçüğüne göz yumduğunuz zaman daha büyüğüne itiraz etme kuvvetinizi de zamanla kaybedebileceğinizi biliyordu.
Bu bakımdan Muhsin Mete’nin dil titizliği, onun karakterindeki doğruluk arzusundan bağımsız düşünülemez.
Nitekim kendisini uzun yıllar tanıyanların onun için kullandıkları “titiz”, “doğrucu”, “güvenilir”, “kadirşinas”, “bildiğini söyleyen, söylediğini yapan” gibi ifadeler de tam olarak bu karakter çizgisine işaret eder.
Kendisi de üstlendiği bu rolün farkındaydı. 2018 yılında yazmaya başladığı dil tenkitlerinde, yanlış ve özensiz metinleri değerlendirme sorumluluğunu Yunus Emre’nin meşhur kıssasındaki “Molla Kasım” hatırlatması üzerinden tarif etmişti. Daha sonra da birilerinin bu “Molla Kasım sorumluluğunu” üstlenmesi gerektiğine inandığını açıkça yazdı.
Bu, onun eleştiriciliğini anlamak bakımından önemlidir. Muhsin ağabey tenkidi bir üstünlük gösterisi değil, dile ve metne karşı yerine getirilmesi gereken bir vazife olarak görüyordu.
Her insanın mizacı farklıdır. Kimimiz yanlış gördüğümüzde susmayı tercih ederiz. Kimimiz kırılmasın diye kelimelerimizi fazlasıyla yumuşatırız.
Muhsin ağabey ise çoğu zaman söylerdi. Bazen sert de söylerdi. Ama ardından dostluğunu eksiltmezdi. Asıl kıymetli olan da buydu.
Ebû Hanîfe kitabım ve Muhsin ağabey
Muhsin ağabeyle şahsî hafızamda en güzel yerlerden birini, Ebû Hanîfe üzerine kaleme aldığım kitabın yayımlanma süreci tutar.
Hece Yayınları tarafından yayımlanacak eserimin son okumasını Muhsin ağabey yapmıştı.
Bir yazar için kitabını emanet ettiği editörün, redaktörün ve son okumayı yapan kişinin yeri önemlidir.
Çünkü bunlar yalnızca noktalama işaretlerini düzelten kişiler değildir. Yazarın ne söylemeye çalıştığını anlayan, fakat ne söylediğine dışarıdan da bakabilen kişilerdir. Metni değiştirmeden olgunlaştırır; yazarı bastırmadan metni kuvvetlendirirler.
Muhsin ağabey böyle bir eleştirmen, editör, redaktör ve okurdu.
Ebû Hanîfe kitabının dili ve üslûbu üzerine uzun uzun konuşmuştuk. Dilimizi ve anlatım tarzımızı beğendiğini söylemişti.
Bunu benim için kıymetli kılan yalnız Muhsin Mete’nin dil konusundaki titizliği değildi. O konuşmaların bazılarının D. Mehmet Doğan ağabeyin huzurunda gerçekleşmiş olmasıydı.
Bugün ikisi de aramızda değil. İnsan bunu yazarken bile zamanın ağırlığını daha fazla hissediyor.
Bir tarafta Türkçeyi ömrünün temel meselelerinden biri hâline getirmiş D. Mehmet Doğan ağabey… Diğer tarafta kelimelerin peşine düşen, imlânın en küçük ayrıntısını dahi ciddiye alan Muhsin Mete ağabey… Ve aramızda bir kitap, bir cümle, bir kelime üzerinden başlayan uzun sohbetler…
O günlerde bunların ileride birer hatıraya dönüşeceğini düşünmüyorsunuz. İnsan hayatının garip taraflarından biri budur. Yaşarken “gündelik” dediğimiz nice an, yıllar sonra hayatımızın en kıymetli hatıralarına dönüşür.
Şimdi dönüp baktığımda, keşke o sohbetlerden daha çok not alsaydım diyorum. Keşke bazı cümleleri kaydetseydik. Keşke “nasıl olsa tekrar görüşürüz” dediğimiz insanlarla biraz daha uzun otursaydık. Fakat hayatın “keşke”leri hiçbir zaman bitmiyor. Belki bize düşen, kalan hatırayı doğru taşımaktır.
Mehmet Doğan’ın sofrasından eksilenler
Muhsin ağabeyden bahsederken D. Mehmet Doğan ağabeyi anmamak mümkün değildir.
Onların münasebeti sıradan bir meslek arkadaşlığından çok daha eski ve derindi. Yolları Ankara Gazi Lisesi’nde kesişmiş, asıl kesintisiz dostlukları ise 1968’den itibaren Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksekokulu’nda birlikte okudukları yıllarda gelişmişti. Muhsin ağabey, yıllar sonra bu dostluğu anlatırken, birkaç kısa ayrılık dönemi dışında Mehmet Doğan’la neredeyse kesintisiz bir beraberlik yaşadığını söylüyordu.
Bu dostluk, TRT yıllarında ortak bir kültür faaliyetine dönüştü. Muhsin ağabeyin kendi anlatımına göre D. Mehmet Doğan ile TRT’de hazırladıkları ilk programın adı, Ziya Gökalp’in şiirinden mülhem, “Güzel Dil Türkçe Bize” idi. Programın muhtevasını Mehmet Doğan hazırlıyor, yapım ve yönetimini Muhsin Mete üstleniyordu. İlk programda Türkçenin büyük ilim adamlarından Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu ile dilimizin meseleleri üzerine konuşmuşlardı. Muhsin ağabey, Türkçe hassasiyetinin bu programla daha bilinçli bir dil şuuruna dönüştüğünü yıllar sonra bizzat yazacaktı.
Ardından müşterek kültür çalışmalarının başka örnekleri geldi. 1977 tarihli Ulu Camilerimizde Muhsin Mete yapımcı ve yönetmen, D. Mehmet Doğan metin yazarıydı. 1978’de yayımlanan üç bölümlük Şairler Meydanında ise Âşık Çelebi’nin Meşâirü’ş-Şuarâsından hareketle klasik şiirimizin hafızasını televizyon ekranına taşıdılar. Muhsin Mete yapımcılığı üstlenmiş, D. Mehmet Doğan senaryoyu kaleme almış; yönetmenliği de birlikte yürütmüşlerdi.
Bunlar yalnızca iki televizyoncunun ortak yapımları değildi. Bugünden baktığımızda, aynı kültür tasavvurunun farklı mecralarda dile gelişi olarak da okunabilir. Birinde Türkçenin meseleleri, diğerinde cami etrafında teşekkül eden şehir ve medeniyet, bir başkasında şiirimizin tarihî hafızası vardı.
Televizyonda başlayan bu müştereklik, Türkiye Yazarlar Birliği’nin kuruluş yıllarında daha kurumsal bir mahiyet kazandı. Türkiye Yazarlar Birliği sadece bir meslek kuruluşu olarak kurulmadı. Bir düşünce, dil, edebiyat ve medeniyet çevresi oluşturdu; kuşaklar arasında bağ kurdu.
Bir masa etrafında farklı mizaca sahip insanları buluşturdu. İnsanlar tartıştılar, fikir ayrılıklarına düştüler, birbirlerini eleştirdiler; fakat aynı büyük kültür ve medeniyet davasının içinde kalmayı sürdürdüler.
Mehmet Doğan ağabey bu anlamda yalnızca bir genel başkan veya sözlük yazarı değildi. Bir hafıza kurucusuydu. Muhsin Mete de o hafızanın önemli taşıyıcılarından biriydi.
Bugün TYB’nin geçmişine baktığımızda yalnızca faaliyet listelerini, sempozyumları, yayımlanan kitapları, ödülleri ve toplantıları görürsek hikâyenin yarısını kaçırırız.
Asıl hikâye insanlardır. Birbirine emek veren insanlar… Birbirinin kitabını okuyanlar… Yanlışını düzeltenler… Cenazesinde bulunanlar… Hastalığında ziyaret edenler… İyi gününde sevinenler… Kötü gününde omuz verenler… Birlik, biraz da budur.
Kurumsal hafıza yalnızca dosyalarda değil; insanların birbirlerinin hayatlarında bıraktıkları izlerde yaşar.
Vefa, insan hayattayken güzeldir
Bu sebeple 2025 yılı Türkiye Yazarlar Birliği ödüllerini belirlerken Muhsin Mete ağabeye TYB Vefa Ödülü verilmesi benim için son derece anlamlıydı. Bu teklifi yapan büyüklerimiz, onun bu vefaya fazlasıyla layık olduğunu dile getirmişlerdi.
Ödülü 1 Ocak 2026 tarihinde kamuoyuna açıklamıştık. Gerekçemiz açıktı: Muhsin Mete, hem TYB Yönetim Kurulu’nda hem de TYB Vakfı Mütevelli Heyeti’nde uzun yıllar hizmet etmiş, Türk kültür hayatına ciddi emek vermişti.
Fakat kader bu ödüle daha farklı bir anlam yükledi. Rahatsızlığı sebebiyle törene iştirak edemeyeceğinden dolayı 25 Mart 2026’da Prof. Dr. Mustafa İsen, Bekir Sıddık Soysal, Ahmet Fatih Gökdağ üstadlarımız ve Mahmut Erdemir dostumuzla birlikte evine gittik. Mahdumu Tarık Bey kardeşimiz ve muhtereme eşi hanımefendi bizleri büyük bir misafirperverlik ve nezaketle ağırladılar.
Vefa Ödülü’nü kendisine evinde takdim ettik. Sohbet ettik. Eski günleri konuştuk. Edebiyattan, kültürden söz ettik. Ve kendisine, yıllarca verdiği emek için teşekkür etme imkânı bulduk.
Bugün o ziyaretin anlamını çok daha iyi hissediyorum. Çünkü vefa yalnız mezar başında gösterilmemelidir. Vefa, insan hayattayken güzeldir.
Bir insanın kıymetini ölümünden sonra anlatmak elbette vazifedir. Fakat daha büyük vazife, yaşarken elini tutabilmek, kapısını çalabilmek, teşekkür edebilmek ve “Sen bizim için kıymetlisin” diyebilmektir.
Belki kültür hayatımızın en büyük eksikliklerinden biri de budur. İnsanlarımızı çoğu zaman kaybettikten sonra keşfediyoruz. Ardından büyük cümleler kuruyoruz.
Oysa vefa, geçmişe yönelik bir nostalji değildir. Vefa bir ahlâktır. Hem de şimdiki zamanda yaşanması gereken bir ahlâk.
Muhsin ağabeye ödülünü hayattayken takdim edebilmiş olmaktan bugün ayrıca bahtiyarlık duyuyorum.
Dil ahlâkı
Muhsin ağabeyin hatırası bana yeniden şu soruyu düşündürüyor: Dil ahlâkı diye bir şey var mıdır? Kanaatimce vardır.
Dil ahlâkı, yalnızca doğru imlâ kullanmak değildir. Ne söylediğini bilmek demektir.
İnsanları kelimelerle yaralamamaya dikkat etmek demektir. Hakikati çarpıtmamak demektir. Kavramları ideolojik çıkarlarımız uğruna tahrif etmemek demektir. Bilmediğimiz şeyi biliyormuş gibi söylememek demektir. Bir başkasının fikrini aktarırken ona haksızlık etmemek demektir. Ve nihayet, kelimenin bize emanet olduğunu bilmek demektir.
Nurettin Topçu’nun dil üzerine söylediği ve Muhsin ağabeyin de yazılarında önemle hatırlattığı düşüncenin özü burada aranmalıdır: Millî dil, ferdî heveslerin keyfî icadı değildir.
Dil yaşayan bir tarihtir. Bir milletin müşterek hafızasıdır. O hafızaya hoyrat davranamayız.
Bir neslin çekilişi
Son yıllarda art arda kıymetli isimlerimizi ebediyete uğurluyoruz.
Her vefatla birlikte yalnızca bir insan değil, bir dönem de biraz daha uzaklaşıyor. D. Mehmet Doğan ağabey… Şimdi Muhsin Mete ağabey…
İsimler çoğaldıkça insan ister istemez kendi ömrünün de muhasebesini yapıyor. Bir zamanlar birlikte masada oturduğunuz insanları artık yazılarda anıyorsunuz. Birlikte geleceği konuştuğunuz isimler, geçmiş zaman cümlelerine dönüşüyor.
İnsanın faniliğini belki hiçbir şey, hocalarının, büyüklerinin, ağabeylerinin, üstadlarını ve dostlarının eksilişi kadar açık göstermiyor.
Fakat ölüm, Müslüman için yokluk değildir.
Biz insanı yalnızca dünya hayatındaki biyolojik varlığına indirgemeyiz. İnsan eserinde yaşamaya devam eder. Yetiştirdiği insanda… Söylediği güzel sözde… Yazdığı kitapta… Çektiği belgeselde… Düzelttiği bir cümlede… Bir gence verdiği cesarette… Bir dostunun hafızasında… Ve elbette amel defterini açık tutacak hayırlarda…
Belki bu yüzden kültür adamlarının ölümü başka türlüdür. Bedenleri aramızdan çekilir ama kelimeleri konuşmaya devam eder.
Geride kalan soru
Muhsin ağabeyi uğurlarken kendimize de bir soru sormamız gerektiğine inanıyorum: Bizden sonra insanlar bizi hangi vasfımızla hatırlayacak?
Makamlarımızla mı? Kartvizitlerimizle mi? Unvanlarımızla mı? Yoksa bir insana gösterdiğimiz vefayla mı? Bir kelimenin hakkını korumak için verdiğimiz mücadeleyle mi? Bir yanlış karşısında susmayışımızla mı? Bir gence açtığımız kapıyla mı? Bir dosta gösterdiğimiz sadakatle mi?
İnsan ömrünün sonunda geriye kalan şeyin ne kadar az ve ne kadar öz olduğunu zaman bize öğretiyor. Makamlar geçiyor. Görevler bitiyor. Unvanlar unutuluyor. Toplantılar dağılıyor. Binalar değişiyor. Fakat insanın başka insanlarda bıraktığı ahlâkî iz kalıyor.
Muhsin Mete ağabeyden bende kalan da böyle bir izdir.
Bir kelimeye gösterdiği dikkat… Bir metin üzerine saatlerce konuşabilecek sabır… Beğendiği bir üslûbu açıkça takdir etme cömertliği… Yanlış gördüğünde söylemekten çekinmeyen doğruluk…
Ve bütün bunların ötesinde, yılların eskitemediği bir ağabeylik ve dostluk hukuku.
Perdeyi düzgün kapatmak
Yıllar önce bir yazısına “Perdeyi düzgün açmamak…” başlığını koymuştu Muhsin ağabey.
Bugün onun ardından düşünürken bu başlık zihnimde başka bir çağrışım uyandırıyor.
Hayat da bir perde değil midir?
Doğduğumuzda açılan, ne zaman kapanacağını bilmediğimiz bir perde… Perdenin nasıl açıldığı bizim elimizde değildir.
Nerede doğacağımızı, hangi zamanda yaşayacağımızı, hangi aileye mensup olacağımızı seçmeyiz. Fakat perde açıkken ne yapacağımız büyük ölçüde bize emanettir.
Nasıl yaşayacağız? Hangi sözü söyleyeceğiz? Neye itiraz edeceğiz? Kimin yanında duracağız? Hangi eseri bırakacağız? Kim bizi hayırla anacak?
Belki asıl mesele, perdeyi hiç hata yapmadan açık tutmak değildir.
İnsan hata eder. Kurumlar hata eder. Yazar hata eder. Editör hata eder. Mühim olan, yanlışı görebilecek dostların bulunmasıdır. Ve o dosta, yanlışımızı söyledi diye düşman olmamaktır.
Muhsin ağabey bize zaman zaman perdeyi düzgün açmadığımızı söyledi.
Bugün biz de onun ardından şunu söyleyelim: O, kendisine emanet edilen hayat perdesi açık kaldığı müddetçe vakar, emek, doğruluk, titizlik ve vefayla yaşamaya gayret etti.
Şimdi o perde dünya bakımından kapanmış olabilir. Fakat geride bıraktığı sözler, eserler ve hatıralar duruyor.
Onun düzelttiği kelimelerde izi var. Çektiği belgesellerde izi var. Türkiye Yazarlar Birliği’nin hafızasında izi var. Dostlarının gönlünde izi var. Benim Ebû Hanîfe kitabımın sayfalarında da emeği ve hatırası var.
Ve D. Mehmet Doğan ağabeyin yanında yaptığımız o uzun dil ve üslûp sohbetlerinde sesi hâlâ hafızamda…
Bize düşen, bu insanları yalnızca kaybettikten sonra anmak değil; onların temsil ettiği ölçüyü yaşatmaktır.
Türkçeye dikkat etmek. Yaptığımız işi ciddiye almak. Eleştiriden korkmamak. Eleştireni düşman bilmemek. Dostluğun hukukunu korumak. İnsanların emeğini hayattayken takdir etmek.
Ve nihayet vefayı, kültür hayatımızın bir süsü değil, ahlâkî esası hâline getirmek.
Muhsin Mete ağabey artık aramızda değil.
Fakat bazı insanlar öldükten sonra sessizleşmezler. Yazdıklarıyla konuşurlar. Yaptıklarıyla konuşurlar. Dostlarının hafızasında konuşurlar. Bazen yanlış yazılmış bir kelime gördüğümüzde bile hatırımıza gelirler.
Belki Muhsin ağabey için bundan daha sahici bir hatırlanış da olamaz.
Allah kendisine rahmet eylesin.
Mekânı cennet, makamı âli olsun.
Ailesine, yakınlarına, dostlarına, Türkiye Yazarlar Birliği camiasına ve kültür dünyamıza sabır ve başsağlığı diliyorum.
Bize bıraktığı eserler, hatıralar ve hepsinden önemlisi dile, söze, emeğe ve dosta karşı gösterdiği hassasiyet için kendisini daima hayırla yâd edeceğim.
Ruhun şâd olsun Muhsin ağabey.