Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan

ASBÜ Rektörü

TYB Şeref Başkanı

TÜRKSOY Yazarlar Birliği Başkan V.

Pursaklar Kent Konseyi Başkanı

Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan

ASBÜ Rektörü

TYB Şeref Başkanı

TÜRKSOY Yazarlar Birliği Başkan V.

Pursaklar Kent Konseyi Başkanı

Blog Post

Aziz Mahmud Hüdâyî ve Şereflikoçhisar: Nurdan Üsküdar’a -Bir günlük gönül yolculuğu-

23 Ekim 2026 Kaleminden
Aziz Mahmud Hüdâyî ve Şereflikoçhisar: Nurdan Üsküdar’a -Bir günlük gönül yolculuğu-

Bir ilahiyle başlayan yolculuk

Buyruğun tut Rahman’ın, tevhide gel tevhideTazelensin imanın, tevhide gel tevhide.

Yaban yerlere bakma, cânın odlara yakma Her gördüğüne akma, tevhide gel tevhide.

Mâsivâdan gözün yum, ne umarsan Hak’tan um Gitsin gönülden hümum, tevhide gel tevhide.

Zahirde kalan kişi, güç etme âsân işi Gider gayri teşvişi, tevhide gel tevhide.

Şirki baştan savarsan, Hak bilmeye iversen Yaradan’ı seversen, tevhide gel tevhide.

Emri yerine getir, erkenden işi bitir Sıdk ile iman getir, tevhide gel tevhide.

Sen seni ne sanırsın, fâniye dayanırsın Üş bir gün uyanırsın, tevhide gel tevhide.

Uyanagör gafletten, geç bu fani lezzetten İç kevser-i vahdetten, tevhide gel tevhide.

Hüdayî’yi gûş eyle, şevke gelip cûş eyle Bu kevserden nûş eyle, tevhide gel tevhide.

— Aziz Mahmud Hüdâyî

Adıyla müsemma bir şehir 

Şereflikoçhisar’daki konuşmama bu ilahiyle başladım. Çünkü Hüdâyî’yi anlatmanın en sahih yolu, önce onun sesini duymaktır. Dört asır önce Üsküdar’daki dergâhta okunan bu mısralar, bugün doğduğu kasabanın kültür merkezinde yeniden yankılandığında, bir halkanın tamamlandığını hissettim.

İlahinin her beyti, bugünün insanına yazılmış gibidir. “Yaban yerlere bakma”, dikkati dağıtan her şeye karşı bir uyarıdır. “Her gördüğüne akma”, ekranların ve kalabalıkların sürüklediği bir çağa söylenmiş bir öğüttür. “Sen seni ne sanırsın, fâniye dayanırsın” ise unvana, makama ve şöhrete yaslanan her benliğe yöneltilmiş bir sorudur.

Bu yazı, bir günlük bir yolculuğun kaydıdır. Ankara’dan Tuz Gölü’nün kıyısına uzanan bozkır yolunu, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin doğduğu topraklarda geçen bir günü ve o günün bende bıraktığı düşünceleri anlatıyor. Ekim 2025’te ilkini, 20 Ekim 2026’da ikincisini yaptığımız Aziz Mahmud Hüdâyî Paneli, bu yolculuğun vesilesidir.

Bir programın ikinci kez yapılması, onun hatıradan hafızaya, etkinlikten geleneğe yürüdüğünü gösterir. Bu yazı da o geleneğe bir not düşmek, niyetiyle kaleme alındı.

whatsapp-image-2026-10-23-at-10.49.50-(3).jpeg

Hacı Bayram’ın mayaladığı topraklar

Geleneğimizde ‘Şerefu’l mekân bil mekîn’ (mekanın şerefi o mekandakilerledir) denir.

Bu bağlamda Aziz Mahmud Hüdâyî’nin bu topraklardan çıkması bir tesadüf değildir. Ankara ile Aksaray arasındaki bu bozkır, Anadolu irfanının asırlar boyunca mayalandığı bir havzadır.

Sabah erkenden Ankara’dan yola çıktığımda, arkamda Hacı Bayram Tepesi kalıyordu. Hacı Bayram-ı Velî, Ankara’nın Solfasol köyünde doğmuş, bu şehri bir gönül şehrine dönüştürmüştür. Ankara’yı manevi olarak mayalayan odur. Ondan sonra bu havzada yetişen her irfan eri, bir bakıma o mayanın tuttuğu yerdir.

Yol güneye, Tuz Gölü’ne doğru uzadıkça bir şeyi daha iyi anladım. Şereflikoçhisar, Ankara ile Aksaray’ın tam ortasında, iki büyük irfan ocağını birbirine bağlayan bir geçit gibidir. Evliyâ Çelebi de Seyahatnâme’nin üçüncü cildinde Koçhisar’ı Aksaray’dan Ankara’ya giden yolun menzillerinden biri olarak kaydeder.

whatsapp-image-2026-10-23-at-10.49.50.jpeg

Aksaray, Somuncu Baba’nın, yani Şeyh Hamîd-i Velî’nin, oğlu Halil Taybî’nin ve Yusuf Hakîkî Baba’nın diyarıdır. Rivayetlere göre Somuncu Baba, Ankara’da müderrislik yapan genç Hacı Bayram’ı yanına davet etmiştir. Hacı Bayram, “zâhir âlimliği mi, bâtın irfanı mı?” sorusuna irfanı seçerek cevap vermiştir. Kaynaklar bu buluşmanın yerini Kayseri, Aksaray ve çevresi olarak farklı farklı anlatır. Ancak hepsinin ortak noktası şudur: Hacı Bayram’ın manevi terbiyesi ve kemalâtı, Şereflikoçhisar’ın hemen yanı başındaki bu Orta Anadolu havzasında olgunlaşmıştır.

Bu tablonun en dikkat çekici yanı, iki hayatın birbirine benzemesidir:

• Hacı Bayram, müderrisken kürsüsünü bırakıp Somuncu Baba’ya bağlanmıştır.

• Hüdâyî, Bursa’da kadı ve müderrisken makamını bırakıp Üftâde’ye bağlanmıştır.

Aradaki bu benzerlik bir tekrar değil, bir geleneğin devamıdır. Celvetiyye’nin silsilesi de bunu doğrular. İsmâil Hakkı Bursî, Celvetî yolu Muk’ad Hızır Dede vasıtasıyla doğrudan Hacı Bayram-ı Velî’ye bağlar. Yani Üsküdar’da yetişen Celvetî dervişleri, kökleri Ankara’da olan bir ağacın dallarıdır.

Bu yüzden Şereflikoçhisar’a sıradan bir ilçe olarak bakmak eksik kalır. Burası Somuncu Baba’nın Aksaray’ı ile Hacı Bayram’ın Ankara’sı arasında, gönül erlerinin nefesiyle yoğrulmuş muazzez bir topraktır. Hüdâyî’nin bu nurdan doğması, bu toprağın tabiatına uygundur.

Koçhisar’dan Üsküdar’a bir ömür

Hüdâyî’nin hayatı, zâhirî ilimle bâtınî marifetin, medreseyle dergâhın, adaletle merhametin bir terkibidir. Bu ömür, dört şehrin adıyla okunabilir.

Şehir Dönem Hayatındaki yeri
Şereflikoçhisar 948/1541 Doğduğu yer
Sivrihisar Çocukluk ve ilk tahsil İlk ilim; sonra Üftâde’nin halifesi olarak altı ay irşad
İstanbul, Edirne, Şam, Mısır Gençlik Nâzırzâde Ramazan Efendi’nin talebesi, muîdi ve naibi
Bursa 1573’ten itibaren Ferhâdiye Müderrisi, Câmi-i Atîk Mahkemesi naibi; Üftâde’ye intisap
Üsküdar 1589–1628 Dergâhını kurdu, Celvetiyye’yi yaydı, burada vefat etti

Koçhisar’da doğan çocuk, ilk tahsilini Sivrihisar’da yapar. Sonra ilmini geliştirmek için İstanbul’a gider. Küçük Ayasofya Medresesi’nde devrin büyük âlimi Nâzırzâde Ramazan Efendi’nin rahle-i tedrisinde yetişir. Bu sırada Halvetî şeyhi Nureddinzâde Muslihuddin Efendi’nin sohbetlerine de devam eder. Hocasıyla birlikte Edirne Selimiye’ye, ardından Şam ve Mısır kadılıklarına gider. Fıkıh, tefsir ve hadiste derinleşir.

Asıl dönüm noktası Bursa’dır. Ferhâdiye Medresesi’nde ders verir, Câmi-i Atîk Mahkemesi’nde kadı naibi olarak hüküm verir. Hocasının vefatı onu derinden sarsar. Evliyâ Çelebi’nin aktardığına göre bir gece rüyasında cehennem ateşini görür. Korku ve hayret içinde uyanır, bütün malını dağıtır ve Bursa’nın büyük velisi Muhyîddin Üftâde’ye bağlanır.

Üftâde’nin terbiyesi ağır bir terbiyedir. Mahkemede hüküm veren kadı, nefsini kırmak için Bursa sokaklarında ciğer satar. Kaftanı bırakır, hırkayı giyer. Bu ruhî inkılabı kendi mısralarıyla şöyle anlatır:

İlâhî çün halâs ettin müderrislik kazâsından Visâlin lûtfedip kurtar bizi varlık azâbından.

Bu beyitteki “kazâ” kelimesi bilinçli bir cinastır. Hem kadılık makamını hem de bir belayı, bir musibeti anlatır. Makamdan kurtuluş, onun için bir felaket değil, bir halâstır. Asıl kurtulmak istediği ise “varlık azâbı”, yani benliğin yüküdür.

Seyrü sülûkunu üç yılda tamamlar. Şeyhi onu halife olarak Sivrihisar’a, çocukluğunun geçtiği yere gönderir. Üftâde’nin vefatından sonra bir süre Rumeli’de kalır, sonra İstanbul’a döner. Şeyhülislam Hoca Sâdeddin Efendi’nin delaletiyle Küçük Ayasofya tekkesinde sekiz yıl şeyhlik yapar. Fatih Camii’nde vaaz verir, tefsir ve hadis okutur.

1589’de Üsküdar’da dergâhının yerini satın alır. 1595’te dergâh tamamlanır. Mihrimâh Sultan Camii’nde perşembe günleri, Sultan Ahmed Camii’nde her ayın pazartesi günü vaaz eder. Safer 1038’de, yani Ekim 1628’de Üsküdar’da vefat eder. Dergâhındaki türbesi, bugün hâlâ İstanbul’un en çok ziyaret edilen yerlerinden biridir.

Bu ömür, insanın dışa doğru yükselişinden içe doğru yükselişine geçişin hikâyesidir. Gerçek yükseliş, unvanın çoğalması değil; nefsin küçülmesi, sorumluluğun büyümesi ve gönlün genişlemesidir.

whatsapp-image-2026-10-23-at-10.49.50-(1).jpeg

Sultanların hocası, devletin emniyet limanı

Hüdâyî, Kanûnî sonrası Osmanlı’nın en çalkantılı yıllarında, III. Murad’dan IV. Murad’a uzanan bir zaman diliminde yaşadı. Devlete sırtını dönmedi, devletin kapısında da beklemedi. Sultanlara yakın durdu, ama onların değil, hakikatin tarafında durdu.

Evliyâ Çelebi, gençliğinde Hüdâyî’nin elini öpmüş ve onun hırkasının eteğiyle örtülerek “manevî evlâdımız olsun” duasını almış bir tanıktır. Onun kaydına göre yedi padişah Hüdâyî’nin elini öpmüş, kendisi 170.000 müride el vermiştir. Sultan I. Ahmed onun rikâbında yaya yürümüştür. Bu son sahne, Üftâde’nin yıllar önce talebesine ettiği bir duanın gerçekleşmesidir: “Bir zaman ola ki padişahlar rikâbında yürüyeler.”

Bu ilişkinin başlıca durakları şunlardır:

• III. Murad, I. Ahmed ve II. Osman’a mektuplar yazdı, öğütler verdi. Bu mektuplar Mektûbât‘ta toplandı.

• Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi’ne katıldı, askere manevi güç verdi.

• Sultan Ahmed Camii’nin temel şeyhi oldu. Temel kazılırken Sultan Ahmed eteğine toprak doldurup taşıdı. 1616’daki açılışta ilk hutbeyi Hüdâyî okudu.

• IV. Murad’a saltanat kılıcını o kuşattı.

Evliyâ’nın anlattığı Girit hikâyesi, Hüdâyî’nin devlet aklını göstermesi bakımından öğreticidir. Sultan Ahmed, yapılan cami için büyük vakıflara ihtiyaç olduğunu söyler. Hüdâyî, Kanûnî’nin fetihlerinin gelirlerini Süleymaniye’ye vakfettiğini hatırlatır. Hacıları ve tüccarı yağmalayan korsanların üssü Girit’i işaret eder. Padişah ise Venedik ile antlaşmayı bozmanın sünnete aykırı olacağını, üstelik Anadolu’da Celâlî isyanlarının sürdüğünü söyler. Bu konuşmada bir dervişin vizyonu ile bir hükümdarın hukuka bağlılığı yan yana durur.

Hüdâyî’nin öğrettiği şey şudur: mülk adaletle, merhametle ve ahlâkla ayakta kalır. Onun Üsküdar’daki dergâhı, fırtınalı dönemlerde haksızlığa uğrayanların, sığınacak liman arayan devlet adamlarının ve çaresiz halkın emniyet bulduğu bir gönül sığınağı oldu. Kayserili Halil Paşa, Dilâver Paşa, Hoca Sâdeddin Efendi, Sun’ullah Efendi, Nev’îzâde Atâî gibi devrin vezirleri, şeyhülislamları ve âlimleri bu dergâhın müdavimleri arasındaydı.

Kaymakam Taner Tengir’in ilk panelde hatırlattığı söz, bu tavır için bir ölçüdür: “Hizmet eden, hükmedenden üstündür.” Hüdâyî, sultanlara hükmetmedi; onlara hizmet ederek, onları hakikate hizmete çağırdı.

Eserleri ve şiiri: ilimle gönlün ortak dili

Hüdâyî, Celvetiyye yolunu kurmakla kalmadı; Arapça ve Türkçe otuzu aşkın eserle medeniyet kütüphanemize kalıcı bir miras bıraktı. Evliyâ Çelebi onun için “yüz mücelled mutasavvıfâne te’lifâtı” olduğunu söyler.

Eser Dil Konusu
Nefâisü’l-Mecâlis Arapça Tasavvufî tefsir; Üftâde’nin sohbetlerinden de iz taşır
Câmiu’l-Fazâil ve Kâmiu’r-Rezâil Arapça Faziletler ve ahlâk
Habbetü’l-Mahabbe Arapça Peygamber sevgisi
Miftâhu’s-Salât Arapça Namazın zâhir ve bâtın adabı
Keşfü’l-Kınâ’ Arapça Semâ’ın mahiyeti
Vâkıât Arapça Şeyhiyle yaşadığı manevî haller
Nesâih ve Mevâîz Türkçe Vaazlar ve öğütler
Mektûbât Türkçe Sultanlara ve devlet ricâline mektuplar
Tarîkatnâme Türkçe Celvetî yolun esasları
Dîvân-ı İlâhiyyât Türkçe Yaklaşık 255 ilahi

Bu eserlerin ortak özelliği, ilmi gönülden, gönlü ilimden ayırmamasıdır. Kadılıktan gelen fıkıh disiplini, dervişlikten gelen aşk ve şevkle bir arada durur. Hüdâyî, tasavvufu şeriattan, şeriatı hakikatten koparmayan bir dengenin adamdır.

Ama onu halkın gönlünde asırlarca yaşatan, ilahileridir. “Hüdâyî” mahlasını taşıyan bu ilahiler, Yunus Emre’nin açtığı yolda, sade bir Türkçeyle derin bir hakikati söyler. Evliyâ, Üsküdar’da Celvetî yolu şöhret bulduğu için zikir meclislerinde “gûnâ-gûn ilâhiyyat” okunduğunu, cuma namazından sonraki “tevhid-i sultânî”yi dinleyen âşıkların kendinden geçtiğini anlatır.

Bu yazının başındaki “Tevhide gel tevhide” ilahisi bunun en güzel örneğidir. Dokuz beyitlik bu manzume, bir tasavvuf rehberi gibi okunabilir:

1. Önce dikkatin toplanması: “Yaban yerlere bakma.”

2. Sonra umudun Hakk’a yönelmesi: “Ne umarsan Hak’tan um.”

3. Ardından amel ve sadakat: “Sıdk ile iman getir.”

4. Sonra benliğin sorgulanması: “Sen seni ne sanırsın.”

5. En sonunda gafletten uyanış ve vahdetin kevserinden içmek.

Hüdâyî ilahileri, bugün de Türk tasavvuf musikisinin en çok icra edilen eserleri arasındadır. Doç. Dr. Muhammet Sevinç Hocamız ve ekibinin panelde sunduğu ilahiler dinletisi, bu yazılı mirasın bir de sesli bir miras olduğunu bize yeniden hatırlattı.

Şereflikoçhisar ile bağı: vefa, hafıza, emanet

Şereflikoçhisar’a vardığımda, Tuz Gölü’nün beyazı ufukta parlıyordu. Bu sade, bozkır kasabasının dört asır önce İstanbul’un manevî sultanını yetiştirdiğini düşünmek, insana hem şaşkınlık hem de derin bir tefekkür veriyor.

Hüdâyî’nin Şereflikoçhisar’la ilgisi birkaç katmanda okunmalıdır:

• Doğum yeri olarak: Kaynakların büyük çoğunluğu, onun 948/1541’de Koçhisar’da doğduğunu kaydeder. Bu, Ankara topraklarının İstanbul’a verdiği en büyük manevî armağanlardan biridir.

• Havza olarak: Koçhisar, Hacı Bayram’ın Ankara’sı ile Somuncu Baba’nın Aksaray’ı arasındaki irfan yolunun tam ortasındadır. 18. ve 19. yüzyıl kayıtlarında Koçhisar’da Çoban Şeyh (Ali Çelebi) ve Sürmelü zaviyelerinin yüzyıllarca yolcuya yemek verdiği, ders okuttuğu görülür. Bu zaviyeler, Hüdâyî’nin doğduğu iklimin ne kadar canlı bir tekke ve ilim iklimi olduğunun kanıtıdır.

• Vefa olarak: Hüdâyî, Üsküdar’da şöhretin zirvesindeyken bile doğduğu toprakları gönül haritasından silmedi. Sonradan Koçhisar’a halife göndererek, Celvetî irfanın doğduğu toprağa geri dönmesini sağladığı nakledilir. Bir dervişin memleketine ilk götürdüğü hediye, bir öğretmendir.

Bu son nokta çok öğreticidir. Şeyhi Üftâde de onu çocukluğunun geçtiği Sivrihisar’a halife olarak göndermişti. Yani Celvetî yolda irfan, geldiği yere geri döner. İnsan nereye kadar yükselirse yükselsin, köküne borçlu kalır.

Bugün de bu vefa borcunun ödenmesi gerekiyor. Ankara Valimiz Vasip Şahin’in geçen yılki ilk panelde açıkladığı gibi, Hüdâyî’nin doğum evinin restore edilerek bir kültür mekânına dönüştürülmesi, ilçede bir müze ve araştırma merkezi kurulması planları bu yüzden çok kıymetlidir. İnşallah bu vücud bulur diye ümit ediyorum. İlk panelin bildirileri de Prof. Dr. Mahmud Esad Erkaya’nın editörlüğünde Şereflikoçhisar’dan Payitahta Bir Gönül İnsanı adıyla Aralık 2025’te kitaplaştı. Bu, panelin bir günlük bir program olmaktan çıkıp kalıcı bir ilmî esere dönüştüğünün ilk işaretidir.

Akademik açıdan da bir not düşmek gerekir. Hüdâyî’nin doğum yeri, bazı kaynaklarda Sivrihisar olarak da anılır; Evliyâ Çelebi onun “Sivrihisar beldesinde sivrilip meydana geldiğini” söyler. Ancak bu ifade, çocukluğunun ve ilk tahsilinin geçtiği yeri anlatır. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi başta olmak üzere ilmî kaynaklar, doğum yerini Koçhisar olarak kabul eder. Bu tartışma bile, Koçhisar ile Sivrihisar’ın, yani Ankara topraklarının onu nasıl birlikte yetiştirdiğini gösterir.

whatsapp-image-2026-10-23-at-10.49.50-(4).jpeg

Mülki amir ve şehrin manevî güvenliği

Bu panelin asıl anlamı, onu kimin ve nasıl yaptığında saklıdır. Bir ilçe kaymakamlığının, bir üniversiteyle el ele vererek doğduğu topraklarda bir velinin hafızasını ihya etmesi, Türk-İslâm medeniyetinin devlet anlayışına tam uygundur.

Bu yıl ikincisi yapılan panel, Şereflikoçhisar Kaymakamlığı’nın ev sahipliğinde, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin katkılarıyla ve üniversitemiz ile Hacı Bayram Velî Derneği’nin iş birliğiyle kurulan ASBÜ Hacı Bayram-ı Velî ve Anadolu İrfanı Uygulama ve Araştırma Merkezi aracılığıyla gerçekleşti. Bu yapı, içerik bakımından da anlamlıdır: Hacı Bayram’ın adını taşıyan bir merkez, onun manevî torunlarından birini, onun mayaladığı topraklarda anıyor.

Bu vesileyle, bu geleneğe öncülük eden Kaymakamımız Dr. Taner Tengir Bey’i tebrik ediyorum. Başlangıçta Ankara Valimiz Vasip Şahin Bey’in desteği ve Belediye Başkanımız Mustafa Koçak Bey’in katkıları da bu emek içinde anılmayı hak etmektedir.

Kanaatimce mülki amirlerin vazifesi, yalnızca bir şehrin asayişi ve idaresiyle sınırlı değildir. Bir şehrin üç türlü güvenliği vardır:

Güvenlik Neyi korur Aracı
Fizîkî güvenlik Canı, malı, asayişi Kolluk, idare, hukuk
İktisadî güvenlik Geçimi, istihdamı, kalkınmayı Yatırım, imar, altyapı
Kültürel ve manevî güvenlik Hafızayı, kimliği, ahlâkı, ilmi Mektep, kütüphane, dergâh, panel, kitap

Osmanlı şehri bunu iyi biliyordu. Bir şehir kurulurken önce cami, medrese, imaret ve zaviye kurulur, çarşı ve mahalle onların etrafında büyürdü. Çoban Şeyh ve Sürmelü zaviyelerinin Koçhisar’da yüzyıllarca devlet beratlarıyla yaşatılması, devletin manevi hayatı da bir kamu hizmeti olarak gördüğünün bir delilidir.

Yerel yönetimlerin ve mülki idarenin yol, bina ve altyapı gibi maddi kalkınma faaliyetleri elbette hayatîdir. Ama bir şehri asıl yaşatan, onun ruhudur. Bir şehrin ilmî, kültürel, sanatsal ve manevî yanıyla alakadar olmak, onu himaye etmek ve buna öncülük etmek de devlet adamlığının gereğidir.

Hele o şehirden çıkmış büyük isimleri halka hatırlatmak, bu konunun en can alıcı noktasıdır. Bu hatırlatma bir nostalji değil, bir davettir. Halka “buradan böyle insanlar çıktı” demek, aynı zamanda “buradan bugün de böyle insanlar çıkabilir” demektir. Bir kaymakamın Hüdâyî’yi hatırlatması, bir öğretmenin, bir annenin, bir gencin gönlünde aynı imkânı uyandırması demektir.

Hüdâyî’nin kendi hayatı da bu anlayışın tarihî bir örneğidir. O, devletin en üst kademeleriyle ilişki kurdu, ama bu ilişkiyi bir güç ilişkisi olarak değil, bir ahlâk ilişkisi olarak kurdu. Sultan Ahmed’in cami temeline kendi eteğinde toprak taşıması, Hüdâyî’nin ise bu temelin şeyhi olması, devlet ile irfanın el ele verdiği bir medeniyet sahnesidir. Şereflikoçhisar’daki panel, o sahnenin bugünkü bir yankısıdır.

Bugünün insanına ve gençlere Hüdâyî

Büyük şahsiyetleri anmanın en doğru yolu, onları tarihin emniyetli vitrinlerine yerleştirmek değildir. Onların sorularını bugünün insanına, ölçülerini bugünün hayatına taşımaktır.

Yapay zekâ çağında bir manevî mimar

Unvanlarımız çoğalıyor, imkânlarımız büyüyor, bilgiye erişimimiz hızlanıyor. Fakat aynı anda insanın kendisine erişmesi zorlaşıyor. Makineler metin yazıyor, görüntü üretiyor, karar süreçlerine destek oluyor. Bu büyük dönüşümü korkuyla değil; akılla, bilimle ve sorumlulukla karşılamak zorundayız.

Ama temel bir ayrımı korumalıyız. Yapay zekâ bize neyi yapabileceğimizi gösterebilir; neyi yapmamız gerektiğine dair nihai ölçüyü tek başına veremez. Bir algoritma hızımızı artırabilir, ama istikametimizi belirleyemez. Çağımızın asıl meselesi teknolojiye sahip olmak değil, teknolojiye sahipken kendimize sahip kalabilmektir.

Hüdâyî’nin ilahisi, bu sorunun dört asır önceden verilmiş bir cevabı gibidir. “Yaban yerlere bakma, her gördüğüne akma”uyarısı, bugün dikkat ekonomisinin ortasında yaşayan insana söylenmiştir. Ekranlarda bizim için yarışan binlerce ses var. Böyle bir çağda insanın kendine ait bir iç ses kurabilmesi, başlı başına bir özgürlük meselesidir.

Buradan çağımıza kısa bir irfan manifestosu söylenebilir:

• Bilgiyi çoğaltırken hikmeti eksiltmeyelim.

• Teknolojiyi büyütürken insanı küçültmeyelim.

• Dünyaya bağlanırken gönlümüzün bağını kaybetmeyelim.

• Yapay zekâyı güçlü bir araç kılalım; aklımızı, iramızı ve vicdanımızı ona devretmeyelim.

Bugün için dört ders

     Makam bir emanettir. Hüdâyî kadılığı bıraktı ama adaleti bırakmadı. Makamını üstünlük için değil, mesuliyet için kullandı.

İlim tevazuyla tamamlanır. İlmin en yüksek basamağındayken bir şeyhin önünde diz çökmeyi bildi. Bilgi kibir için değil, hizmet içindir.

Güce yakın olmak, güce teslim olmak değildir. Sultanlara yakın durdu ama onlara hakikati söyledi.

Celvet, dünyadan kaçmak değildir. Celvetiyye’nin adı, halvetin, yani içe çekilmenin karşısında, halkın içinde Hak ile olmayı anlatır. Maneviyat hayattan çekilmek değil, hayata daha adil ve daha merhametli katılmaktır.

Sevgili gençlere

Hüdâyî’nin hayatı size büyük bir ümit cümlesi söylüyor: İnsanın başlangıç noktası, varacağı yeri belirlemez.Şereflikoçhisar’dan çıkan bir çocuk, asırlar sonra milyonların gönlünde yaşamaya devam edebiliyor. Öyleyse bu şehirde doğan, bu şehirde okuyan hiçbir genç kendini küçük görmesin. Büyük bir şehirde doğmak gerekmez; büyük bir ufka, sağlam bir karaktere ve insanlığa hizmet edecek bir ideale sahip olmak gerekir.

Zihninizi kiraya vermeyin. Kalbinizi beğeni sayılarına teslim etmeyin. Soru sorun, okuyun, itiraz edin, araştırın. Yapay zekâya da soru sorun, ondan istifade edin; fakat hayatınızın cevabını yalnızca ondan beklemeyin.

Meslek sahibi olun, ama yalnızca meslek değil, mesuliyet de edinin. Birkaç dil öğrenin, ama kendi gönül dilinizi kaybetmeyin. Dünyayı tanıyın, ama kendi medeniyetinizi yabancıların tarifinden öğrenmeyin. Hüdâyî, Koçhisar’dan İstanbul’a, oradan Edirne’ye, Şam’a, Mısır’a gitti; dünyaya açıldı, ama kökünü unutmadı.

Dönüş yolu: hafızadan medeniyet iradesine

Panel bitip Ankara yoluna çıktığımda, güneş Tuz Gölü’nün üzerinde alçalıyordu. Bir günlük bu yolculuk, bana dört asırlık bir yolculuğu yeniden yaşattı: Hacı Bayram’ın Ankara’sından Somuncu Baba’nın Aksaray’ına, Koçhisar’dan Sivrihisar’a, Bursa’dan Üsküdar’a uzanan bir gönül yolu.

Bu yolun bugüne söylediği şey açıktır. Bu topraklar muazzez topraklardır. Bu topraklardan çıkan bir çocuk, sultanlara hocalık yapan bir devlet adamına, asırlardır ilahileri okunan bir gönül sultanına dönüşebilmiştir. Aynı imkân bugün de vardır.

Bunun için birkaç somut teklifim var:

• Panel kalıcı bir geleneğe dönüşsün. Her yıl Ekim ayında, Hüdâyî’nin vefat yıldönümüne denk gelen günlerde, Şereflikoçhisar’da ilmî bir buluşma yapılsın.

• Doğum evi ve müze projesi tamamlansın. Vilayetimizin açıkladığı restorasyon ve araştırma merkezi planları hayata geçirilsin.

• Gençler için Hüdâyî okumaları başlasın. Okullarda ilahi, şiir ve kompozisyon yarışmaları, kütüphanelerde okuma halkaları kurulsun.

• Akademik çalışmalar derinleşsin. Lisansüstü tezler, Koçhisar zaviyeleri ve Celvetî halifeler üzerine arşiv araştırmaları, Hüdâyî eserlerinin yeni neşirleri teşvik edilsin.

• Dijital bir hafıza kurulsun. Panel bildirileri, ilahi kayıtları ve arşiv belgeleri açık erişimle herkese sunulsun.

Hüdâyî’yi anarken geçmişe sığınmak değil, gelecek için güç toplamak istiyoruz. Çünkü irfan nostalji değildir; irfan, geleceği kurma kudretidir.

Sözümü, Hüdâyî Hazretleri’nin hayatından ilhamla bir temenniyle bitiriyorum: İlim bizi kibirden korusun. İrfan bizi dağılmaktan korusun. Ahlâk gücümüzü ölçüye bağlasın. Teknoloji insanlığımıza hizmet etsin. Ve Şereflikoçhisar’ın Hüdâyî ile taşıdığı tarihî bağ, geleceğe dönük bir medeniyet iradesine dönüşsün.

Hüdayî’yi gûş eyle, şevke gelip cûş eyle Bu kevserden nûş eyle, tevhide gel tevhide.

Od: ateş · Mâsivâ: Allah’tan başka her şey · Hümum: kederler · Âsân: kolay · Teşviş: kargaşa · İvermek: acele etmek · Sıdk: sadakat · Üş: elbet · Gûş: dinlemek · Cûş: coşmak · Nûş: içme

Tags:
Write a comment
Languages »