ANDİCAN’DAN HİNDİSTAN’A: BÂBÜR’ÜN İZİNDE BİR MEDENİYET YOLCULUĞU
-Babür, Bâbürnâme, Hindistan’daki Bâbürlü Türk Devleti ve Ekber Şah Üzerine Bir Gezi Defteri-
Musa Kâzım Arıcan
Andican’da bir hükümdarın doğduğu yere bakmak
Bazı şehirler yalnız orada yaşayanlarla değil, oradan ayrılanlarla, hicret edenler ve sefere çıkanlarla da büyür. Bazı şehirlerin en büyük evlatları, ömürlerinin büyük bölümünü doğdukları topraklardan uzakta geçirir; fakat gittikleri her yere memleketlerinin havasını, dilini, zevkini, hatırasını ve hatta bahçelerini beraberlerinde götürürler.
Andican benim zihnimde artık biraz da böyle bir şehirdir. Fergana Vadisi’nin bereketli toprağından geçip Andican’a vardığımızda, bir kültür başkentinin canlılığını görmekten daha fazla bir şey hissediyordum. Bu şehirde, beş buçuk asır önce doğmuş bir çocuğun kaderinin Hindistan tarihini değiştireceğini düşünüyordum.
Adı: Zahîrüddin Muhammed Bâbür.
14 Şubat 1483’te Fergana’da, Andican merkezli bir Timurlu hanedan çevresinde dünyaya gelen Bâbür, baba tarafından Timur’un, anne tarafından Cengiz Han hanedanının soy çizgisine bağlanıyordu. Babası Fergana hâkimi Ömer Şeyh Mirza, annesi Kutluğ Nigâr Hanım’dı. Babasının 1494’te beklenmedik ölümü üzerine henüz çocuk denilecek yaşta Fergana tahtının ağır sorumluluğunu omuzlamak zorunda kaldı. Bundan sonraki hayatı; Andican, Semerkant, Taşkent, Kâbil, Pencap, Delhi ve Agra arasında geçen olağanüstü bir mücadeleler zinciri hâline gelecekti.
Andican’da Bâbür’ü düşünürken insanın zihnine ister istemez şu soru geliyor: Bir insanın kaderiyle bir coğrafyanın kaderi nasıl birbirine bağlanır?
Bâbür küçük bir Fergana hükümdarı olarak kalabilirdi. Semerkant uğruna verdiği mücadelelerde tamamen kaybolabilirdi. Şeybânî Han karşısında uğradığı yenilgilerin ardından tarihin kenarında unutulabilirdi.
Kâbil’e ulaşamayabilirdi. Hindukuş’u geçemeyebilirdi. Pânîpet’i kazanamayabilirdi. Fakat bunların hiçbiri olmadı. Kaybetti. Yeniden başladı. Tekrar kaybetti. Yine başladı.
Ve sonunda doğduğu vadiden binlerce kilometre uzakta, Hindistan’da insanlık tarihinin en büyük siyasî ve kültürel oluşumlarından birinin temelini attı.
Belki Bâbür’ün hayatının ilk büyük felsefî dersi budur: İnsan bazen ulaşamadığı hedef sayesinde kendi asıl istikametini bulur. Bâbür uzun müddet Semerkant’ı istedi. Nasibi ve kısmeti ona Hindistan’ı verdi.
Bâbür’ün Andican’ı: Bir hükümdarın kendi şehrine şahitliği
Andican’da Bâbür’ü düşünmenin en sahih yolu, her şeyden önce Bâbür’ün kendi sesine kulak vermektir. Çünkü elimizde olağanüstü bir imkân vardır. Bâbür bize yalnız hükümdarlığını bırakmamıştır. Kendisini bırakmıştır.
Düşüncelerini, hatıralarını, sevinçlerini, korkularını, yenilgilerini, şehirleri, insanları, meyveleri, dağları, nehirleri, savaşları ve dostlukları yazmıştır. Bu sebeple Bâbürnâme, Bâbür’ü anlatan kitaplardan biri değildir. Bizzat Bâbür’ün insanlık tarihine açtığı penceredir.
Eserin başlangıcında Fergana’yı anlatırken Andican’a özel bir yer ayırır. Şehri, Fergana ülkesinin merkezi olarak tanımlar. Tahılının bolluğunu, meyvelerini, üzümünü, kavununu ve bilhassa armudunu över. Andican kalesinin Mâverâünnehir’in büyük kalelerinden olduğunu kaydeder.
Fakat benim için bundan daha dikkat çekici olan, Türkî tili’ni önemseyen Bâbür’ün Andican’ın dili hakkında söyledikleridir. Bâbür, şehrin ve pazarın insanlarının Türkçe konuştuğunu belirttikten sonra Andican Türkçesinin yazı dili bakımından düzgünlüğüne dikkat çeker ve Ali Şîr Nevâî’nin edebî diliyle ilişkilendirir. Kendi ifadesiyle Andican’da şehirde ve pazarda Türkçe bilmeyen yok gibidir. Bu durum bize XV. yüzyıl sonu Andican’ının yalnız askerî yahut ticarî bir merkez olmadığını gösterir.
Andican aynı zamanda bir dil şehridir. Türkçenin gündelik hayatla yüksek edebiyat arasındaki mesafeyi kısalttığı bir çevredir. Pazarda konuşulan dil ile şiirde işlenen dil aynı medeniyet dairesinin parçalarıdır. Bugün Andican’da Bâbür’ün adını görmek, dolayısıyla yalnız bir hükümdarı hatırlamak değildir. Bir Türkçe hafızasını da hatırlamaktır.
Andican’da doğan, dünyaya sığmayan bir insan
Bâbür’ün hayatında insanı en fazla etkileyen şeylerden biri, neredeyse hiçbir şeyin kendisine hazır olarak verilmemesidir.
Bir hükümdar ailesinin çocuğudur; fakat tahtı emniyetli değildir. Timur’un torunudur; fakat Timur’un imparatorluğu artık bütünlüğünü kaybetmiştir.
Semerkant üzerinde tarihî hak iddiası vardır; fakat onu ele geçirdiğinde elinde tutamaz. Ordusu vardır; fakat dağılır. Dostları vardır; fakat ihanet görür. Toprağı vardır; sonra toprağını kaybeder. Bir müddet öyle bir hâle gelir ki hükümdarlığı neredeyse yalnız hatırasında kalır.
Bâbür biyografisi, onun Şeybânî Han karşısında defalarca mağlup olmasına rağmen karar alma kabiliyetini, soğukkanlılığını ve yeniden toparlanma gücünü özellikle açıkça ortaya koyar. 1504 yılında, Orta Asya’daki siyasî zeminin kendisi için neredeyse bütünüyle kapanmasının ardından Hindukuş’u geçerek Kâbil’de yeni bir hâkimiyet merkezi kurması hayatının esas dönüm noktalarından biridir.
Bâbür’ü yalnız zaferleri üzerinden okumak bu yüzden yanlıştır. Onun karakterini asıl kuran, yenilgileridir. Çünkü kolay zafer insanın kudretini gösterebilir. Fakat yenilgiden sonraki tavrı karakterini gösterir. Bâbür defalarca düşmüş fakat hiçbir yenilgiyi kendisinin nihai tanımı hâline getirmemiştir.
Belki bugün Bâbür’ü gençlere anlatmanın en önemli taraflarından biri de budur. Hayat bazen insanı hedeflediği yere götürmez. Fakat bunun anlamı yolun bittiği değildir.
Bâbür Semerkant’ı uzun süre elde tutamadı. Ama dünya tarihi, Semerkant’ı kaybeden bu gencin Hindistan’da kurduğu devletin adını yüzyıllar boyunca hatırladı.
Bâbürnâme: Bir hükümdarın kendisine karşı dürüst olabilmesi
Bâbür’ü başka birçok hükümdardan ayıran en önemli taraflardan biri, hiç şüphesiz Bâbürnâmedir.
Eserin müellif tarafından verilmiş kesin bir başlığı yoktur. Kaynaklarda Vekāyi‘, Vâkıanâme, Vâkıât-ı Bâbürî, Bâbüriyye gibi adlarla da anılmıştır. Ancak zamanla bütün dünyada en fazla Bâbürnâme adıyla tanınmıştır.
Asıl metin Çağatay Türkçesiyle yazılmıştır. Bu husus son derece önemlidir. Çünkü karşımızda Hindistan’da büyük bir hanedanın kurucusu olan bir hükümdarın kendi hayatını Türkçe anlatması vardır.
Bâbür’ün Türkçesi kuru bir saray dili değildir. Canlıdır. Hareketlidir. Konuşma dilinin tabiiliğini taşır. Bâbürnâmeyi Çağatay nesrinin zirve örneklerinden biri olarak değerlendirirken eserin sadeliğine, tabiiliğine, gereksiz söz sanatlarından kaçınan berrak anlatımına ve olağanüstü kelime zenginliğine dikkat etmek gerekir.
Bence Bâbürnâmenin asıl büyüklüğü bundan da ötededir. Bir hükümdar kendi hakkında yazarken çoğunlukla bir meşruiyet metni üretmek ister. Zaferlerini büyütür. Hatalarını küçültür. Korkularını saklar. Rakiplerini aşağılar. Kendisini tarihin merkezine yerleştirir.
Bâbür ise şaşırtıcı ölçüde başka türlü davranır. Yanlışlarından söz eder. Yenilgilerini anlatır. Hastalıklarını kaydeder. Dostlarına kızar. Kendi zayıflıklarını gizlememeye çalışır.
Bir gün savaşı anlatırken birkaç sayfa sonra bir kavundan, bir çiçekten, bir nehirden, bir kuştan yahut bir şiir meclisinden bahsedebilir.
İşte bu yüzden Bâbürnâme, salt bir siyasî tarih değildir. Bir insan kitabıdır.
Hükümdarın gözüyle dünya
Bâbür’ün dünyaya bakışı fevkalade dikkat çekicidir. Gördüğü şehirleri yalnız stratejik bakımdan değerlendirmez. İklimlerini yazar. Sularını yazar. Meyvelerini yazar. Hayvanlarını yazar. İnsanların fiziki özelliklerini, âdetlerini, dillerini ve yaşayışlarını kaydeder.
Hindistan’a geldiğinde daha önce görmediği bitki ve hayvanları adeta bir tabiat araştırmacısının merakıyla inceler. Hindistan’ın tabiî dünyasına dair gözlemlerinin olağanüstü zenginliği dikkat çekicidir. Nitekim Ekber devrinde hazırlanan resimli Bâbürnâme nüshalarında ağaçlar, hayvanlar, av sahneleri, şehirler ve gündelik hayat tasvirleri önemli yer tutmuştur.
Bu bize Bâbür hakkında önemli bir şey söyler: O yalnız toprak fethetmeye bakan bir insan değildir. Bakmayı bilen bir insandır. Görmek ile bakmak arasında fark vardır. Herkes bir ağacın yanından geçebilir. Bâbür ağacın cinsini merak eder.
Herkes bir nehri aşabilir. Bâbür nehrin akışını kaydeder. Herkes bir şehri ele geçirebilir. Bâbür o şehrin kavununu, suyunu, dilini ve insanını da hatırlar. Medeniyet biraz da burada başlar: Dünyayı yalnız kullanmak için değil, anlamak için seyretmekte.
Bâbür bir şairdir
Bâbür yalnız nesir yazarı değildir. Şairdir. Türk ve Fars şiir geleneklerini iyi tanır. Aruz üzerine eser verecek kadar şiir tekniğine hâkimdir. Çağatay Türkçesinde gazeller, rubâîler ve başka nazım şekilleriyle şiirler kaleme almıştır.
Bâbür’ün şiiri, şiir yazan birçok hükümdarın sıradan saray şiirinden ayrılır; yaşadığı hayatın hadiseleri, gurbet, aşk, tabiat ve bilhassa Fergana’ya duyduğu hasret şiirlerine şahsî bir ton kazandırır.
Bu noktada Bâbür’ün kişiliğinde çok önemli bir ikilik belirir: Bir eli kılıçtadır. Öteki eli kalemdedir. Fakat bu iki taraf birbirinden kopuk değildir. Savaş meydanındaki adam, gecenin ilerleyen saatlerinde şiir söyleyebilmektedir. Bir devlet meselesini tartıştıktan sonra bir bahçenin güzelliğinden söz edebilmektedir.
Bu bize Türk-İslam medeniyetinin eski hükümdar tiplerinden birini hatırlatıyor. İdeal hükümdar sadece savaşçı değildir. Şiiri bilir. Mûsikiyi bilir. Hat sanatını bilir. Kitabı bilir. Âlimle konuşur. Şairle dostluk kurar.
Bâbür’ü yalnız “fatih” kelimesine sıkıştırmak bu bakımdan ona haksızlık olur. O aynı zamanda kelimenin hükümdarıdır.
Nevâî’den Bâbür’e: Türkçenin devletler aşan yolu
Andican’da Bâbür’ü düşünürken Ali Şîr Nevâî sürekli zihnimize dönüyor. Bâbür, Nevâî’yi tanıyor, eserlerini biliyor ve onunla yazışıyor.
Bâbür, Semerkant’ı ikinci kez ele geçirdiği dönemde Nevâî’den aldığı bir mektuba kendi beytini yazarak cevap verdiği kaydedilir.
Bu ilişki yalnız iki şair arasındaki edebî nezaket değildir. Bir dilin devamlılığıdır. Nevâî, Türkçenin yüksek edebî ifade kudretini göstermişti.
Bâbür, aynı dilin başka bir imkânını ortaya koydu: Hatıratın, gözlemin, tarihin ve şahsî itirafın Türkçesi.
Nevâî’nin Türkçesi büyük ölçüde yüksek şiirin zirvelerinden konuşur.
Bâbür’ün Türkçesi bazen at üstünden, bazen kaleden, bazen bağdan, bazen hastalık yatağından, bazen mağlubiyet gecesinden konuşur.
Biri Türkçenin şiir sarayını kurmuşsa diğeri Türkçeye geniş bir hayat penceresi açmıştır.
Bu yüzden Bâbürnâme yalnız Bâbür’ün değil, Türkçenin de seyahatnamesidir.
Bâbür’ün en büyük gurbeti: Fergana
Bâbür’ün hayatında dikkat çekici bir duygu vardır: Gurbet.
Hükümdardır. Kâbil’e sahiptir. Sonra Delhi ve Agra’ya sahip olur. Hindistan’ın büyük bir bölümünün hâkimi hâline gelir.
Fakat insanın bütün şehirlere sahip olması, bir şehrin hasretini gidermeye yetmeyebilir. Bâbür’ün şiirlerinde ve hatıratında Fergana’ya duyduğu özlem zaman zaman açıkça hissedilir. Onun Afganistan ve Hindistan’daki hükümdarlığı döneminde Fergana’dan ayrı kalmanın meydana getirdiği gurbet hissinin şiirlerine girdiğini özellikle belirtmek gerekir.
Andican’da bulunurken bunu daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü Bâbür Hindistan’a yalnız kendisini götürmemiştir. Fergana’yı da götürmüştür. Meyvelerini. Bahçe zevkini. Akan suya duyduğu sevgiyi. Düzenli bahçeleri. Türkçe kelimelerini. Çocukluğunun peyzajını.
İnsan doğduğu yeri geride bırakabilir. Fakat doğduğu yer insanın içinden kolay kolay çıkmaz.
Bahçe: Bâbür’ün kaybettiği vatana verdiği şekil
Hindistan’daki Bâbür bahçelerini bu açıdan düşündüğümüzde mesele yalnız peyzaj mimarisi olmaktan çıkar.
Bâbür bahçeleri üzerine yürütülen kapsamlı araştırmalar, Bâbür’ün Orta Asya’daki düzenli, geometrik ve akan su etrafında şekillenen bahçelere duyduğu güçlü özlemin Hindistan’daki bahçe faaliyetlerinde belirleyici olduğunu dile getirir. Agra’ya ulaştıktan sonra Yamuna kıyısında su kanalları, havuzlar ve geometrik bölümlerle düzenlenmiş bahçeler kurmaya girişmiştir.
Bunu ben yalnız mimari zevk olarak görmüyorum. Bâbür aslında hatırasına coğrafya kazandırıyordu. Fergana’yı Hindistan’da yeniden kuramayacağını biliyordu.
Ama Fergana’dan öğrendiği bahçe fikrini Agra’ya taşıyabilirdi. Kâbil’in suyunu Yamuna kıyısında hatırlayabilirdi. Çocukluğunun bağlarını Hindistan toprağında yeniden yorumlayabilirdi.
Bahçe bu bakımdan Bâbür için bir çeşit hafıza mimarisine dönüşür. İnsan bazen kaybettiği memleketi evinin duvarında bir fotoğrafla taşır. Bâbür onu bahçe kurarak taşıdı.
Kâbil: İki hayat arasındaki köprü
Andican’dan Hindistan’a uzanan Bâbür yolculuğunda Kâbil ayrı bir eşiği temsil eder. Fergana, onun doğduğu dünyadır. Hindistan, kurduğu büyük devletin dünyasıdır. Kâbil ise ikisinin arasındaki geçiş kapısıdır.
1504’te Kâbil’i ele geçirmesi Bâbür’ün siyasî hayatını kurtarır. Fergana ve Semerkant mücadelelerinde giderek daralan siyasî zeminin ardından Kâbil ona yeniden devlet kurma imkânı verdi. Buradan Hindistan’a bakabildi. Burada güç topladı. Buradan Hayber üzerinden Pencap’a yöneldi.
Fakat Kâbil’in Bâbür açısından anlamı yalnız askerî değildir. Kâbil aynı zamanda sevdiği bahçelerin, dağların ve tabiatın şehridir.
Ölümünden sonra cesedinin Agra’daki ilk defin yerinden vasiyeti doğrultusunda Kâbil’e nakledilerek bugün Bâğ-ı Bâbür olarak bilinen yerde toprağa verilmesi bu sebeple son derece anlamlıdır.
İmparatorluğunu Hindistan’da kurdu. Ama ebedî istirahatini Kâbil’de istedi. Bir insanın mezarı bazen hayatı hakkında uzun bir cümleden daha fazla şey anlatır.
Andican’daki Bâbür hafızası
Bugünkü Andican, Bâbür’ü yalnız tarih kitaplarında yaşatmıyor. Şehirde onun adına kurulmuş müze ve hatıra alanları bulunuyor.
Bizzat ziyaret ederek müşahede ettiğimiz Andican yakınındaki Bagişamol tepesindeki Bâbür Hatıra Parkı 1993 yılında açılmış; burada Kâbil’deki mezarından getirilen toprakla sembolik bir hatıra mekânı meydana getirildiği dile getirildi Andican Vali Yardımcısı tarafından. Parkta Bâbür ve Bâbürlü kültürüne ilişkin eserlerin sergilendiği bir müze de yer almaktadır.
Bu tür hatıra mekânları üzerinde düşünmek gerekir. Bir millet niçin beş yüz yıl önce yaşamış bir insan için müze kurar? Çünkü hafıza yalnız geçmişi saklamak değildir. Hafıza, bugünün kimliğini kurmaktır.
Andicanlı bir çocuk Bâbür’ün adını duyduğunda yalnız eski bir padişahı tanımıyor. Kendi şehrinden çıkmış bir insanın Fergana’dan Hindistan’a kadar ulaşabildiğini öğreniyor. Bu bile başlı başına bir eğitimdir.
Semerkant gerçekleşmeyen rüya, Hindistan gerçekleşen kader
Bâbür gençlik yıllarında Semerkant’ı defalarca ele geçirmeye çalıştı. Çünkü Semerkant sıradan bir şehir değildi. Timur’un başkentiydi. Hanedan hafızasının merkeziydi. Siyasî meşruiyetin sembolüydü.
Bâbür açısından Semerkant’a sahip olmak, yalnız bir şehri fethetmek değil, Timur’un siyasî mirasının merkezine yeniden oturmak demekti. Fakat bunu kalıcı olarak başaramadı.
Şeybânî Han’ın yükselişi, Timurluların Mâverâünnehir’deki parçalanmış yapısı ve hanedan içi mücadeleler Bâbür’ün önünü kapattı. Bundan dolayı kendi kuşağındaki Timurlular arasında Bâbür, Orta Asya’daki çıkmazdan uzaklaşıp başka bir iktidar merkezi arama cesaretini gösteren isim oldu.
Tarih bazen insanın iradesini kırmaz. Yönünü değiştirir. Bâbür’ün Semerkant rüyası gerçekleşmedi. Fakat Hindistan kaderi başladı.
Hindistan kapısı
Bâbür Hindistan’a bir anda yönelmedi. 1519’dan itibaren Sind ve Pencap istikametine seferler gerçekleştirdi. Kâbil’in kaynakları geniş bir askerî ve siyasî elitin ihtiyaçlarını karşılamakta yetersizdi.
Hindistan ise büyük şehirleri, tarım alanları, ticaret yolları ve zengin devlet geleneğiyle başka ölçekte bir siyasî imkân sunuyordu. Delhi’de o sırada Afgan kökenli Lûdî Hanedanı hüküm sürüyordu. İbrâhim Lûdî’nin hanedan içi ve yerel elitlerle yaşadığı problemler de Bâbür’ün müdahalesini kolaylaştırdı.
Nihayet 1525 yılında büyük Hindistan seferi başladı. Ve 20-21 Nisan 1526 civarında tarihin akışını değiştirecek Birinci Pânîpet Savaşı yaşandı.
Pânîpet: Sayıdan ziyade nizam
Pânîpet çoğu zaman Bâbür’ün ateşli silâhları sayesinde kazandığı basit bir teknoloji savaşı gibi anlatılır. Fakat mesele bundan daha karmaşıktır.
Bâbür’ün ordusu, İbrâhim Lûdî’nin kuvvetlerinden belirgin biçimde küçüktü. Bâbür kendi hatıratında rakibinin sayısını çok yüksek verir; bu rakamların dönemin tarih yazımında ihtiyatla okunması gerekir. Kesin olan şudur ki Bâbür sayısal olarak dezavantajlıydı.
Top, tüfek, araba düzeni ve hareketli süvari taktiklerini birlikte kullandı. Osmanlı askerî tecrübesini bilen uzmanlardan istifade etti.
Ancak konunun uzmanlarını dikkat çektiği üzere zaferi yalnız top teknolojisine bağlamak doğru değildir. Bâbür’ün asıl üstünlüğü, farklı unsurları disiplinli ve hareketli bir savaş düzeni içinde birleştirme kabiliyetiydi.
Bu ayrıntı bize askerlik kadar yönetim hakkında da bir şey öğretir: Kudret, elinizde ne kadar araç bulunduğundan ziyade onları nasıl bir düzene soktuğunuzla ilgilidir.
Aynı insan gücü dağınık olduğunda kalabalıktır. Düzenli olduğunda kuvvettir. Bâbür, Pânîpet’te yalnız silâh kullanmadı. Bir sistem kullandı.
Delhi ve Agra: Bir akının devlete dönüşmesi
Pânîpet’te İbrâhim Lûdî’nin mağlup edilip öldürülmesinin ardından Delhi ve Agra Bâbür’ün kontrolüne geçti.
1526, Bâbürlü Devleti’nin başlangıç tarihi kabul edilir. Türk tarih yazımında bu hanedan yaygın biçimde Bâbürlüler ve bazı kaynaklarda da “1526-1858 yılları arasında Hindistan’da hüküm süren bir Türk devleti” olarak adlandırılır.
Uluslararası literatürde ise “Mughal Empire” yahut tarihî kökeni vurgulayan “Timurid-Mughal” terimleri kullanılmaktadır. Bâbür baba tarafından Timurlu, anne tarafından Çağatay-Cengizli hanedan çevresine bağlıdır; kendi hatıratını Çağatay Türkçesiyle kaleme almıştır.
Bununla beraber Hindistan’daki devlet kısa zamanda İranî-Farsî saray ve bürokrasi geleneğiyle Hint unsurlarını da birleştirerek çok katmanlı bir imparatorluk kültürüne dönüşmüştür.
Bu yüzden Bâbürlü medeniyetini tek bir kelimeye hapsetmek yerine onun Türkistan-Timurlu kökünü, Farsça yüksek kültür çevresini ve Hindistan’daki yerli unsurlarla kurduğu sentezi birlikte görmek gerekir.
Asıl büyüklük de zaten burada ortaya çıkar. Medeniyetler yalnız yanlarında getirdiklerini koruyarak büyümezler. Karşılaştıkları dünyayı dönüştürürken ondan bir şeyler öğrenerek büyürler.
Pânîpet bir başlangıçtı; devlet henüz kurulmamıştı. Bir savaş kazanmak başka şeydir. Bir ülkeyi yönetmek başka.
Bâbür Pânîpet’i kazandığında Hindistan’daki hâkimiyeti henüz garanti altına alınmış değildi. Ordusunun bir bölümü uzun süre Hindistan’da kalmak istemiyordu. İklim yabancıydı. Coğrafya yabancıydı. Toplum yabancıydı. Eski siyasî güçler hâlâ ayaktaydı.
Racpût konfederasyonu ciddi bir tehdit oluşturuyordu. 1527’de Hânüvâ/Khanwa’da Rana Sanga liderliğindeki Racpût kuvvetlerine karşı kazanılan zafer bu bakımdan en az Pânîpet kadar belirleyicidir. Ardından Çanderi ve doğudaki Afgan güçleriyle mücadele geldi.
Bâbür’ün Hindistan’daki hükümdarlığı sadece dört yıl sürdü. 1526’dan 1530’a… Bu kısa sürede devleti kurdu ama onu tam anlamıyla kurumsallaştırmaya vakti olmadı.
İşte burada Bâbürlü tarihinin ikinci büyük sorusu başlar: Bir fatihin kurduğu şeyi kim kalıcı bir devlete dönüştürecektir? Cevap hemen gelmedi.
Hümâyun: Devletin kaybolması ve yeniden bulunması
Bâbür 26 Aralık 1530’da Agra’da vefat ettiğinde yerine oğlu Hümâyun geçti. Hümayunu babasının askerî dehasına ve istikrarlı siyasî otoritesine sahip değildi. Şîr Şah Sûrî karşısında mağlup oldu ve Bâbürlü hâkimiyeti Hindistan’da kesintiye uğradı.
Hümâyun uzun bir sürgün döneminden sonra Safevî Şahı Tahmasb’ın desteğinden de yararlanarak yeniden güç topladı ve 1555’te Delhi ile Agra’yı geri aldı. Fakat kader ona ikinci hükümdarlığında fazla zaman vermedi. 1556’da geçirdiği bir kaza sonucu öldü.
Taht on üç-on dört yaşlarındaki oğlu Ekber’e kaldı. İlginçtir: Bâbürlü Devleti iki defa kurulmuştur denilebilir.
Birincisini Bâbür kılıcıyla kurdu. İkincisini Hümâyun sürgünden dönerek yeniden ele geçirdi. Fakat onu gerçek anlamda imparatorluk yapan Ekber oldu.
Ekber Şah: Fethedilen ülkeyi vatana dönüştürmek
Celâleddin Muhammed Ekber Şah… 1542’de Sind’deki Ömerkût’ta dünyaya geldi. Babası sürgündeydi.
Çocukluğu siyasî belirsizlik içinde geçti. Düzenli bir medrese eğitimi almadığı, hatta okuryazarlığı konusunda tarihçiler arasında tartışmalar bulunduğu hâlde olağanüstü bir hafızaya, meraka, insan tanıma kabiliyetine ve öğrenme arzusuna sahipti.
1556’da babasının ölümünden sonra henüz çocuk yaşta tahta çıktı. İlk dönemde Bayram Han’ın himayesi belirleyiciydi.
Aynı yıl İkinci Pânîpet Savaşı’nda Hemû’nun yenilmesi, Bâbürlü hâkimiyetinin yeniden ayakta kalmasını sağladı.
Ekber’in önünde iki yol vardı. Birincisi, Hindistan’ı dışarıdan gelmiş bir askerî elitin hâkim olduğu fethedilmiş ülke olarak yönetmek. İkincisi, Hindistan’ın çeşitliliğini devletin içerisine alarak yeni bir siyasî aidiyet üretmek.
Ekber büyük ölçüde ikinci yolu seçti. Bence onun tarihî büyüklüğünün merkezi buradadır.
Bâbür kurucu, Ekber kurumsallaştırıcı
Bâbür ile Ekber’i karşılaştırdığımda zihnimde hep şöyle bir ayrım beliriyor: Bâbür hareket hâlindeki insandır. Ekber merkez kuran insan. Bâbür dağ geçer. Ekber şehir kurar. Bâbür savaş meydanında doğaçlama karar verir. Ekber bürokrasiyi düzenler. Bâbür hatırat yazar. Ekber tarihini yazdırır. Bâbür Fergana’nın hatırasını Hindistan’a taşır. Ekber artık Hindistan’ın kendisini imparatorluğun asli unsuru hâline getirir.
Diyebiliriz ki Bâbür imparatorluğun kurucusudur; fakat Hindistan’daki Bâbürlü hâkimiyetinin gerçek anlamda sağlam siyasî ve idarî temellere oturması Ekber devrinde gerçekleşmiştir.
Bir devlet için zafer anı önemlidir. Fakat devletin gerçek imtihanı zaferden sonraki sabahlardır. Ekber o sabahların hükümdarıdır.
Bir imparatorluk nasıl yönetilir?
Ekber’in karşısındaki coğrafya olağanüstü çeşitlilik taşıyordu. Müslümanlar. Hindular. Caynacılar. Farklı mezhepler. Renkli inançlar ve kültürler. Racpût hanedanları. Afgan unsurlar. Türkistanlı ve İranlı askerî elitler. Yerel aristokrasiler. Tüccarlar. Köylüler. Sayısız dil. Sayısız gelenek. Böyle bir coğrafyayı yalnız zor kullanarak uzun süre yönetmek mümkün değildi.
Ekber bu gerçeği erken fark etti. Bu sebeple eski düşmanlarını bütünüyle tasfiye etmek yerine bir bölümünü devlet sistemine kattı.
Özellikle Racpûtlarla kurduğu evlilik ve siyasal ittifaklar, yerel Hindu seçkinlerin devlet hizmetine alınması bakımından yeni bir safha açtı. Bu siyasetin arkasında yalnız hoşgörü değil, son derece rasyonel bir devlet aklı da vardı.
Ekber şunu kavramıştı: İmparatorluk, herkesi merkeze benzeterek değil; farklı unsurları merkeze bağlayarak yaşar.
Mansabdarlık: Devletin insanı ölçme teşebbüsü
Ekber döneminin önemli idarî düzenlerinden biri mansabdarlık sistemidir. “Mansab”, derece ve mevki anlamına gelir.
Devlet hizmetindeki askerî ve sivil seçkinler derecelendirilir; sorumlulukları, statüleri ve özellikle beslemekle yükümlü oldukları süvari miktarı belirli kurallara bağlanırdı.
Ekber askerî ve sivil bürokrasiyi birbirinden bütünüyle kopuk iki yapı olarak görmek yerine ortak bir devlet hiyerarşisi içine almaya çalıştı.
Atların damgalanması, asker sayısının kontrol edilmesi, görevlilerin merkez tarafından takip edilmesi gibi uygulamalar keyfîliği azaltmayı ve merkezî otoriteyi güçlendirmeyi amaçlıyordu.
Burada modern devletin erken işaretlerini görürüz: Kayıt. Sınıflandırma. Kontrol. Gelir hesabı. Görev tanımı. Merkez-taşra ilişkisi.
Ekber’in büyüklüğü yalnız fethettiği şehirlerin çokluğunda değildir. Devleti ölçülebilir ve denetlenebilir hâle getirmek istemesindedir.
Vergi ve adalet
Her devletin gerçek yüzü, halktan vergi toplarken ortaya çıkar. Çünkü vergi, devlet ile insan arasındaki en somut temaslardan biridir.
Ekber döneminde gelir sisteminin düzenlenmesine büyük önem verildi.
Toprağın verimliliği, ürün çeşitleri, ortalama mahsul ve fiyatlar dikkate alınarak daha sistematik tahsil usulleri geliştirildi. Raja Todar Mal ile özdeşleşen gelir düzenlemeleri bu uzun reform sürecinin önemli parçasıdır.
Âyîn-i Ekberî, yalnız saray hayatını değil, askerî teşkilatı, gelir sistemini, mahsulleri, coğrafyayı ve toplumsal yapıyı ayrıntılı biçimde kaydettiği için XVI. yüzyıl Hindistan’ını anlamanın başlıca kaynaklarından biridir.
Bunun felsefî anlamı üzerinde durmak gerekir. Devlet için vergi yalnız para değildir. Bir adalet meselesidir. Aşırı vergi halkı devletten uzaklaştırır. Keyfî vergi hukuku zedeler. Düzensiz tahsil üretimi bozar.
Dolayısıyla iyi maliye, yalnız hazineyi doldurmak değildir. Devlet ile toplum arasındaki güveni korumaktır.
Ekber’in asıl sorusu: Farklılıklarla nasıl birlikte yaşanır?
Ekber’i tarih boyunca en fazla tartışılan hükümdarlardan biri hâline getiren mesele din politikasıdır. Bu konu çoğu zaman iki aşırı yorum arasında sıkışır.
Bir yorum Ekber’i neredeyse bütün dinleri birleştirip yeni bir din kuran modern seküler hükümdar gibi anlatır. Diğeri ise onu İslam’dan bütünüyle uzaklaşmış bir hükümdar şeklinde değerlendirir. Her iki yaklaşım da tarihî gerçekliği fazla basitleştirebilir.
Ekber gençliğinde Sünnî İslam geleneğine bağlıydı. Zaman içerisinde saraydaki dinî otorite mücadelelerinden, bazı ulemanın davranışlarından ve çok dinli Hindistan gerçekliğinden hareketle daha geniş bir siyasî-dinî arayışa yöneldi.
1575 dolaylarında Fetihpûr Sikri’de İbâdethâneyi kurarak başlangıçta Müslüman âlimler arasında, daha sonra Şiîler, sûfîler, Hindular, Caynacılar, Zerdüştler ve Hristiyan din adamlarının da iştirak ettiği tartışma toplantıları gerçekleştirdi.
İnsan bu sahneyi zihninde canlandırmaya çalışıyor. XVI. yüzyıl. Bir hükümdarın sarayı. Bir tarafta Müslüman âlimler. Bir tarafta Brahmanlar. Caynacı düşünürler. Zerdüştler. Cizvit rahipler.
Ve hükümdar sorular soruyor. Bazen anlaşmazlık çıkıyor. Bazen tartışma büyüyor. Fakat mesele şu: Farklı hakikat iddiaları aynı odada konuşabiliyor.
Bu, kendi çağı bakımından küçümsenecek bir tecrübe değildir.
Sulh-i küll: Herkesle barış
Ekber’in siyasî düşüncesiyle özdeşleşen en önemli kavramlardan biri sulh-i külldür. Kelime anlamıyla “herkesle barış”, “umumî sulh” yahut “evrensel barış” şeklinde karşılanabilir.
Ekber, özellikle 1570’lerin sonlarından itibaren devletin farklı dinî topluluklar karşısında daha kuşatıcı bir yaklaşım izlemesini benimsedi. Gayrimüslimlerden alınan cizyenin kaldırılması, Racpût seçkinlerin idareye katılması ve farklı din mensuplarıyla gerçekleştirilen görüşmeler bu siyasetin çeşitli boyutlarıydı. Kaynaklar, Ekber’in “sulh-i küll” anlayışını hem kişisel hoşgörüsünün hem de çok dinli bir imparatorluğu yönetme siyasetinin temel kavramlarından biri olarak değerlendirir.
Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Hoşgörü, hakikat iddialarından vazgeçmek değildir. Bir arada yaşamak, bütün inançların aynı olduğunu söylemek değildir.
Siyasî çoğulculuğun meselesi şudur: Farklılıklar birbirini ortadan kaldırmadan aynı siyasî düzen içerisinde yaşayabilir mi? Ekber’in yaptığı arayışın tarihsel kıymeti, bu soruyla ciddi biçimde uğraşmış olmasındadır.
Dîn-i İlâhî meselesine ihtiyatla bakmak
Ekber hakkında en çok yanlış anlaşılan konulardan biri “Dîn-i İlâhî” adıyla bilinen oluşumdur. Popüler anlatılarda Ekber’in İslam, Hinduizm, Hristiyanlık ve başka dinlerden unsurlar alarak geniş kitlelere hitap eden yepyeni bir din kurduğu söylenir. Fakat çağdaş akademik literatür bu tabloya daha ihtiyatlı yaklaşır.
Makul kaynaklar, Ekber’in şahsî inanç dünyasında farklı dinî ve özellikle tasavvufî unsurlardan etkilenmiş bir tevhîd-i ilâhî arayışından söz eder; bunu geniş halk kitlelerine yönelik teşkilatlanmış, klasik anlamda bağımsız bir din şeklinde okumak ciddi tartışmalara açıktır.
Bu ihtiyat önemlidir. Çünkü tarihî şahsiyetleri kendi çağlarından koparıp bugünün kavramlarına yerleştirmek kolaydır. Asıl zor olan, onları kendi sorularının içinde anlamaktır.
Ekber’in sorusu şuydu: Müslüman bir hükümdar, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olmayan ve çok farklı inanç geleneklerini barındıran devasa bir ülkeyi nasıl yönetecektir?
Onun bütün cevaplarını doğru bulmak zorunda değiliz. Fakat sorusunun büyüklüğünü teslim etmek gerekir.
Fetihpûr Sikri: Bir düşüncenin şehre dönüşmesi
Ekber’in siyasî ve fikri dünyasının mimarî karşılığı belki de en açık biçimde Fetihpûr Sikri’de görülür. Agra yakınlarında inşa edilen bu planlı saray şehri, kısa süre başkent olarak kullanılmış olsa da Bâbürlü mimarisinin en önemli eser topluluklarından biri hâline gelmiştir.
UNESCO, Fetihpûr Sikri’yi XVI. yüzyıl sonlarındaki Bâbürlü medeniyetinin olağanüstü bir tanığı olarak değerlendirir; yapılarda İranî mimari geleneklerle Hint unsurlarının birleştiğine dikkat çeker. Şehirde dolaştığımızı hayal edelim. Cami. Saray. Divan. Avlu. Zafer kapısı. Şeyh Selim Çiştî’nin türbesi. İbâdethâne tartışmalarının hatırası.
Bir hükümdarın zihnindeki çok katmanlı dünyanın taşa dönüştüğünü görürsünüz. Mimari bazen siyasetin sustuğu yerde konuşur.
Bir yapı hangi üslûpları yan yana getiriyorsa bize o devletin dünyaya bakışı hakkında da bir şey söyler. Fetihpûr Sikri’de Hindistan ile İran, İslam mimarisi ile yerel yapı geleneği aynı taş üzerinde konuşmaya başlar.
Ekber’in kütüphanesi: Okuryazar olup olmamaktan daha büyük mesele
Ekber’in okuma yazma bilip bilmediği konusu tarihçiler arasında uzun zamandır tartışılmıştır. Fakat tartışmasız olan bir şey vardır: Kitaba olağanüstü ilgi duymuştur.
Metinleri kendisine okutturmuş, âlimleri ve edipleri himaye etmiş, tarih yazımını desteklemiş, tercüme faaliyetlerini teşvik etmiştir.
Bu bize önemli bir hakikati hatırlatıyor. Bilgi sevgisi yalnız bireysel okuma alışkanlığı değildir.
Bir hükümdar kendisi çok okuyan biri olabilir fakat ilme hiçbir kurum bırakmayabilir.
Başka bir hükümdar ise çevresinde yüzlerce âlimi, tercümanı, ressamı ve kâtibi harekete geçirerek büyük bir kültür ekosistemi meydana getirebilir.
Ekber’in başarısı ikinci türdendir.
Bâbürnâme’nin Ekber zamanında yeniden doğuşu
Bâbür ile Ekber arasındaki en güzel bağlardan biri yine Bâbürnâme üzerinden kurulur. Bâbür eserini Çağatay Türkçesiyle yazmıştı. Ancak Ekber dönemine gelindiğinde Hindistan’daki Bâbürlü saray ve bürokrasisinin başlıca yüksek kültür dili Farsça olmuştu.
Ekber, dedesinin hatıralarının saray çevresinde daha geniş biçimde okunabilmesi için eserin Farsçaya tercümesini istedi. 1589 yılında büyük devlet adamı ve edebiyat hamisi Abdürrahim Hân-ı Hânân, Bâbürnâmeyi Türkçeden Farsçaya çevirmiş. British Library’de muhafaza edilen imparatorluk nüshası yaklaşık 1590-1593 yıllarında hazırlanmış ve 143 resimle zenginleştirilmiş.
Ne kadar anlamlıdır: Dede hayatını Türkçe yazıyor. Torun o hayatı Farsçaya tercüme ettiriyor. Hintli ve İranlı sanatçılar o hayatı resimliyor. Sonra eser Avrupa dillerine çevriliyor.
Ve yüzyıllar sonra biz yeniden Türkçe okuyarak Andican’da Bâbür’ü konuşuyoruz.
Bir kitabın yolculuğu bazen hükümdarın yolculuğundan daha uzundur.
Kitap resme dönüşünce
Ekber yalnız Bâbürnâme’yi tercüme ettirmedi. Onu adeta yeniden ürettirdi. Saray atölyelerindeki ressamlar, Bâbür’ün anlattığı savaşları, şehirleri, hayvanları, bahçeleri ve gündelik hayat sahnelerini görsel dile çevirdiler.
Kaynakların belirttiğine göre, Metropolitan Museum koleksiyonlarında bulunan Bâbürnâme yaprakları, bu büyük resimli yazma geleneğinin günümüze ulaşmış örneklerindendir. Müze, Ekber döneminde dört ayrı resimli imparatorluk Bâbürnâmesi hazırlandığını ve 1589 tarihli nüshanın bunların en erken örneklerinden olduğunu belirtmektedir.
Burada kültür tarihinin fevkalade güzel bir döngüsü ortaya çıkıyor: Hatıra metne dönüşüyor. Metin tercümeye dönüşüyor. Tercüme resme dönüşüyor. Resim hafızaya dönüşüyor. Medeniyet böyle çoğalır.
Ekbernâme: Hükümdar kendisini nasıl hatırlatmak ister?
Bâbür kendi tarihini kendisi yazmıştı. Ekber ise tarihini Ebü’l-Fazl’a yazdırmış.
Bu iki eser arasındaki fark iki hükümdarın kişiliği hakkında da çok şey söyler.
Bâbürnâme şahsîdir. Bazen kırılgandır. Bazen doğrudan. Bazen dağınıktır. Bir insanın hayatına benzer.
Ekbernâme ise imparatorluk tarihidir. Sistemlidir. İdeolojik bir çerçevesi vardır. Hükümdarlığı büyük bir siyasî ve kozmolojik düzen içerisinde anlamlandırmaya çalışır. Üçüncü kısmı olan Âyîn-i Ekberî ise saray teşkilatından orduya, vergiden coğrafyaya, ürünlerden toplumsal gruplara kadar devletin olağanüstü ayrıntılı bir fotoğrafını verir.
Bir başka ifadeyle: Bâbür bize “Ben kimdim?” sorusunun cevabını bırakmıştır.
Ekber’in tarihçileri ise “Bu devlet nedir?” sorusunun cevabını aramıştır.
İkisi birlikte okunduğunda bir hanedanın insan hikâyesinden kuruma nasıl dönüştüğünü görürüz.
Kültürel tercüme: Sanskritçeden Farsçaya uzanan köprü
Ekber döneminde tercüme yalnız Bâbürnâme ile sınırlı kalmadı. Hint kültürünün büyük eserleri Farsçaya tercüme edildi. Mahabharata’nın Farsça tercümesi olan Razmnâme, bunun en bilinen örneklerinden biridir.
Burada tercümenin siyasî anlamı ortaya çıkar. Bir ülkeyi yönetiyorsanız halkınızın inandığı, okuduğu ve kutsal gördüğü metinleri bilmeden o toplumu derinden anlayamazsınız.
Tercüme, karşı tarafı kendisine benzetmek değildir. Önce onu kendi dili içerisinde ciddiye almaktır.
Ekber devrindeki tercüme faaliyetlerini bu bakımdan bir tür medeniyetler arası tanıma siyaseti olarak da okumak mümkündür.
İnsan bilmediğinden korkar. Okuduğunu ise en azından anlamaya başlar.
Bâbürlü resmi: İki dünyanın üçüncü bir estetikte birleşmesi
Ekber döneminin en parlak sahalarından biri resim sanatıdır. Hümâyun’un İran sürgünü sırasında temas ettiği sanat çevreleri aracılığıyla gelen İranlı ressamlar, Hint sanatkârlarıyla birlikte çalışmaya başlamıştı.
Ekber bu süreci olağanüstü ölçüde büyüttü. Uzmanların değerlendirmesine göre Bâbürlü resim sanatının ayırt edici karakteri, İran minyatür geleneği ile Hintli sanatçıların gözlemci, figüratif ve yerel unsurlara açık anlayışlarının birleşmesinden doğdu.
Ortaya ne İran resminin basit kopyası çıktı ne de önceki Hint resminin devamı. Üçüncü bir estetik doğdu.
Bu aslında medeniyetin en güzel tariflerinden biridir. Hakiki karşılaşmada taraflardan biri diğerini yok etmez; bazen ikisinin arasından daha önce var olmayan üçüncü bir güzellik doğar.
Mimari: Çadırdan Tac Mahal’e uzanan hafıza
Bâbür’ün Hindistan’a taşıdığı saray ve bahçe kültürü, sonraki hükümdarlar döneminde olağanüstü bir mimari geleneğe dönüştü.
Hümâyun’un Delhi’deki türbesi… Ekber’in Fetihpûr Sikri’si… Agra Kalesi… Cihangir devrinin bahçeleri… Şah Cihan’ın Delhi’deki Kızıl Kale’si ve Cuma Camii… Ve elbette Tac Mahal… Bütün bu eserleri birbirinden bağımsız anıtlar gibi görmek eksik olur.
Onlar Türkistan-Timurlu bahçe ve şehir geleneğinin, İran mimari tecrübesinin ve Hint taş işçiliğinin yüzyıllar içerisinde birbirine karışmasının ürünleridir.
Bâbür’ün Yamuna kıyısında su akıtmak için uğraştığı bahçeler ile Şah Cihan’ın Tac Mahal’i arasında bir medeniyet devamlılığı vardır. Birinci nesil tohumu getirir. Sonraki nesiller ağacı büyütür.
Bir imparatorluğu yalnız güzellik üzerinden okumamak
Fakat burada tarih karşısında ahlâkî bir sorumluluğumuz vardır. Bâbürlü tarihini yalnız bahçeler, şiirler, minyatürler ve görkemli yapılar üzerinden anlatırsak romantik fakat eksik bir tarih yazmış oluruz.
Bâbür savaşçıydı. Seferleri ağır dramlar ve şiddet içeriyordu. Döneminin siyasî kültürü sertti.
Ekber’in çoğulcu uygulamalarına rağmen onun saltanatı da bütünüyle romantik ve barışçı değildi. Çitor’un 1568’de ele geçirilmesi sırasında yaşanan büyük çalışmalar ve katliam, Ekber tarihinin en kritik ve tartışmalı sayfalarından biridir.
Bunu söylemek Bâbür’ü veya Ekber’i küçültmek, yermek veya tartışmaya açmak değildir. Tarihî şahsiyetleri gerçek insan hâline getirmektir.
Medeniyet başarılarını anlatmak, siyasî karmaşayı, çatışmayı ve şiddeti perdelemeyi gerektirmez.
Tam tersine tarih bize şunu öğretmelidir: Büyük eserler meydana getirmiş insanlar da büyük krizler yaşayabilir, yanılabilir ve hatalar yapabilir. Tarihi ahlâkî düşüncenin konusu yapan şey tam da budur.
Bâbürlüler Hindistanı anladıkça büyüdüler
Bâbür Hindistan’a dışarıdan geldi. Ekber ise Hindistan’da doğdu. Bu fark küçümsenmemelidir.
Bâbür’ün zihninde Fergana ve Kâbil sürekli yaşamaya devam eder. Hindistan’ı zaman zaman mukayese ettiği “başka” coğrafyadır.
Ekber’de ise Hindistan artık yalnız fethedilmiş yer değildir. Merkezdir. Yurttur. Devletin maddî ve insanî temelidir. Bu açıdan kaynaklar Ekber’i Hindistan’da doğan ilk Bâbürlü hükümdar olarak bu coğrafyayla özdeşleşme sürecinin önemli ismi şeklinde değerlendirir.
Bu, Bâbürlülerin uzun ömürlü oluşunun sırlarından biridir. Fethettiğiniz toprakla aranızda sürekli efendi-yabancı ilişkisi kurarsanız devletiniz kırılgan kalır. Kalıcı devlet, bir noktada o coğrafyanın insanıyla kader ortaklığı kurmak zorundadır.
Ekber’in başarısı: Eski düşmanı devlet ortağı yapabilmek
Ekber’in Racpût siyaseti bu açıdan dikkat çekicidir. Bütün Racpût devletleri kendisine boyun eğmedi. Mewar gibi direnç merkezleriyle uzun mücadeleler yaşandı.
Ancak birçok Racpût hanedanı Bâbürlü sistemi içine alındı. Hükümdar aileleriyle evlilik ilişkileri kuruldu. Racpût komutan ve yöneticiler mansabdarlık sistemi içinde yüksek mevkilere getirildi.
Bir devletin gücü yalnız düşmanlarını yenmekle ölçülmez. Bazen daha büyük maharet, dün savaştığınız insanı yarın ortak düzenin parçası hâline getirebilmektir.
Burada siyasetin en zor sanatlarından biri vardır: Zaferden sonra intikam yerine düzen kurmak.
Bâbürlü dünyasında kadınların sesi
Bâbürlü tarihi yalnız erkek hükümdarların tarihi değildir. Babür’ün annesi ve büyükannesi hayatının ilk dönemlerinde önemli roller oynamıştır. Özellikle büyükannesi Ayşe Devlet Begüm’ün genç Bâbür’ün siyasî ve diplomatik eğitimindeki etkisine dikkat çekilir.
Bâbür’ün kızı Gülbeden Begüm ise Hümâyunnâme adlı eseriyle hanedan tarihine içeriden bakan eşsiz bir kaynak bırakmıştır.
Daha sonraki dönemde Nûr Cihan siyasî hayatta güçlü bir figür hâline gelecektir.
Cihanârâ Begüm, Zebünnisâ ve başka Bâbürlü kadınları edebiyat, mimari, tasavvuf ve hayır faaliyetlerinde önemli izler bırakacaktır.
Bu yüzden Bâbürlü medeniyetinin tarihini saray kadınlarının görünmeyen emeğini hesaba katmadan okumak eksik olur.
Cihangir: Babanın imparatorluğunda tabiatı seyretmek
Ekber’den sonra oğlu Selim, Cihangir adıyla 1605’te tahta çıktı. Cihangir’in dönemi Bâbürlü sanatının ve tabiat gözlemciliğinin geliştiği bir dönemdir.
Babası kadar büyük bir kurumsal reformcu değildir; fakat resme, tabiata, nadir hayvanlara, bitkilere ve ayrıntılı gözleme duyduğu ilgi dikkat çekicidir.
Bir bakıma Bâbür’ün Bâbürnâmedeki tabiat merakı torunlarından Cihangir’de farklı biçimde yeniden belirir. Hanedan hafızası bazen doğrudan siyasî kurumlarla değil, bakış biçimleriyle de aktarılır.
Şah Cihan: Kudretin mermerdeki dili
Cihangir’den sonra Şah Cihan devri gelir. Bâbürlü mimarisi onun zamanında bir zirveye ulaşır.
Bugün bütün dünyanın tanıdığı Tac Mahal, yalnız Şah Cihan’ın eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı bir türbe değildir.
Yüzyıllık Bâbürlü estetik tecrübesinin kristalleşmiş hâlidir. Fergana’nın bahçe fikrini, Timurlu mimarisinin geometrisini, İranî kubbe ve eyvan geleneğini, Hint taş işçiliğini, İslam sanatının simetri anlayışını aynı mekânda buluşturur.
Andican’dan Tac Mahal’e baktığımızda aradaki mesafe artık yalnız kilometre değildir. Bir fikrin nesiller boyunca geçirdiği dönüşümdür.
Evrengzîb: İmparatorluğun en geniş ve en yorucu sınırları
1658’de tahta çıkan Evrengzîb döneminde Bâbürlü Devleti siyasî bakımdan en geniş coğrafî sınırlarından birine ulaştı. Fakat büyüklük her zaman güçlenmek anlamına gelmez.
Dekan’daki uzun savaşlar mali kaynakları tüketti. Merkezî idare ile yerel güçler arasındaki gerilim arttı. Din politikaları Ekber dönemindeki yaklaşımdan farklılaştı. Cizyenin yeniden uygulanması gibi kararlar sonraki tarih yazımında yoğun biçimde tartışıldı.
1707’de Evrengzîb öldüğünde geriye çok geniş fakat yönetilmesi giderek zorlaşmış bir imparatorluk bıraktı.
Burada tarihin değişmeyen kaidelerinden biri tekrar karşımıza çıkar: Her büyüme güçlenme değildir. Bazen devletin sınırı genişledikçe kapasitesi incelir.
1707’den sonra: Merkezin yavaş çözülüşü
Evrengzîb sonrası Bâbürlü tarihinde taht mücadeleleri, eyaletlerin bağımsızlaşması, Marathaların yükselişi, Afgan ve İran saldırıları ve Avrupa ticaret şirketlerinin siyasî güce dönüşmesi aynı anda belirginleşti.
1739’da Nadir Şah’ın Delhi’yi ele geçirmesi imparatorluk prestijine ağır darbe vurdu.
XVIII. yüzyıl boyunca Bâbürlü hükümdarları giderek sembolik hâle gelirken İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Bengal’den başlayarak siyasî ve askerî hâkimiyetini genişletti.
Sonunda 1857’deki büyük Hint ayaklanmasının ardından son Bâbürlü hükümdarı Bahadır Şah II -şair adıyla Bahadır Şah Zafer- İngilizler tarafından tahttan indirildi ve sürgüne gönderildi.
1858’de Bâbürlü siyasî hâkimiyeti resmen sona erdi. Türk tarih literatüründe hanedanın tarihi bu sebeple 1526-1858 arasındaki yaklaşık üç asırlık dönem olarak kabul edilir. 1526’da Pânîpet’te başlayan siyasî hikâye 1858’de kapandı. Fakat medeniyet hikâyesi kapanmadı.
Devlet bitti, dil kaldı. Bâbürlü Devleti ortadan kalktı. Ama ardında kelimeler kaldı. Farsça tarih kitapları kaldı. Urdu edebiyatının geliştiği kültür çevresi kaldı. Türkçe Bâbürnâme kaldı. Sanskritçeden Farsçaya tercümeler kaldı. Şiirler kaldı. Gazeller kaldı. Bahadır Şah Zafer’in sürgün şiirleri kaldı.
Bir devletin ordusunu dağıtabilirsiniz. Fakat onun yüzyıllar boyunca meydana getirdiği dil alışverişini ortadan kaldırmak kolay değildir.
Çünkü medeniyet siyasî sınırdan daha dayanıklıdır. Devlet bitti, şehir kaldı. Delhi kaldı. Agra kaldı. Lahor kaldı. Fetihpûr Sikri kaldı. Bahçeler kaldı. Camiler kaldı. Kaleler kaldı. Türbeler kaldı. Tac Mahal kaldı.
Mimari, geçmiş devletlerin dünyaya bıraktığı sessiz belgedir. Hükümdarın fermanını artık kimse uygulamaz. Ama yaptırdığı yapının gölgesinde insanlar yaşamaya devam eder.
Bu sebeple devletlerin gerçek mirası yalnız kazandıkları savaşlar değildir. İnsanlığa bıraktıkları mekânlardır.
Ve Andican kaldı
Fakat bütün bu büyük hikâyenin başında yine Andican vardır. Delhi’den önce Andican. Agra’dan önce Andican. Pânîpet’ten önce Andican. Tac Mahal’den çok önce Andican. Bir çocuğun ilk gördüğü dağlar. İlk tattığı meyveler. İlk duyduğu Türkçe. İlk öğrendiği şiir. İlk askerî talimler. İlk saray tecrübeleri. İlk kayıplar. İlk umutlar.
Bâbürlü İmparatorluğu’nun tarihini yalnız Hindistan’dan başlatırsanız onun yarısını kaçırırsınız. Hikâye aslında Fergana Vadisi’nde başlar.
“Mughal” mı, “Bâbürlü” mü?
Bu noktada terminolojiye ilişkin bir hususa da temas etmek gerekir. Batı ve Güney Asya literatüründe hanedan yaygın biçimde “Mughal” adıyla bilinir. Kelime tarihi olarak “Moğol” adının Farsça-Hintçe kullanımından türemiştir.
Fakat Bâbür kendisini basit biçimde “Moğol hükümdarı” olarak tarif edilebilecek bir şahsiyet değildir. Baba tarafından Timur hanedanına mensuptur. Siyasî kültürü Timurludur.
Ana dili ve Bâbürnâme’nin dili Çağatay Türkçesidir. Edebî dünyası Türkçe ve Farsçadır. Ordusunda ve elit çevresinde Türkistanlı, İranlı, Afgan ve zamanla Hintli çok sayıda unsur vardır.
Bu yüzden çağdaş akademik literatürde Timurid-Mughal ifadesi de tercih edilmektedir. Türk tarih yazımında ise “Bâbürlüler” adı hem kurucuyu merkeze aldığı hem de hanedanın Türkistan-Timurlu köklerini daha doğrudan gösterdiği için güçlü bir geleneğe sahiptir.
Tarihî hakikat çoğu zaman tek kelimeden daha zengindir. Bâbürlü tecrübesi de böyledir. Türkistan köklüdür. Timurludur. Farsî yüksek kültürle yoğrulmuştur. Hindistan’da yeniden biçimlenmiştir. Ve nihayet kendine mahsus bir Hint-Bâbürlü medeniyeti meydana getirmiştir.
Bir Türkistanlı Hindistan’a ne götürdü?
Bâbür Hindistan’a yalnız ordu götürmedi. Dil götürdü. Şiir götürdü. Timurlu devlet hafızası götürdü. Bahçe götürdü. Mûsiki zevki götürdü. Mimari tasavvur götürdü. Kitap kültürü götürdü.
Fakat daha sonra Hindistan da bu mirası değiştirdi. Yerel taş ustaları başka şeyler ekledi. Hintli ressamlar resim geleneğini değiştirdi. Racpût seçkinler devlet düzenine katıldı. Yerel mutfak, kumaş, müzik, mimari ve dil unsurları saray kültürünü dönüştürdü.
Dolayısıyla medeniyetin hareketi tek yönlü değildir. Bâbür Hindistan’ı değiştirdi. Hindistan da Bâbürlüleri değiştirdi. Asıl medeniyet karşılaşması budur.
Bâbür ile Ekber arasındaki büyük fark
Andican’da Bâbür’ü düşünürken, Bâbür ile torunu Ekber arasındaki fark bana giderek daha anlamlı göründü.
Bâbür hâlâ kaybettiği vatanın insanıdır. Ekber ise yeni vatanın hükümdarıdır. Bâbür’ün zihninde Fergana ile Hindistan mukayese edilir.
Ekber’in zihninde Hindistan’ın farklı unsurları aynı devlet içinde nasıl yaşatılabilir sorusu vardır.
Bâbür’ün problemi yer edinmektir. Ekber’in problemi düzen kurmaktır.
Bâbür’ün en büyük yeteneği hareket hâlinde hayatta kalmaktır. Ekber’in en büyük yeteneği farklılıkları bir sistem içinde çalıştırabilmektir.
Biri olmadan öteki olmazdı. Bâbür kapıyı açtı. Ekber o kapının arkasına bir dünya kurdu.
Bâbürnâme ile Ekbernâme arasındaki medeniyet farkı
Bir başka mukayese de iki kitap üzerinden yapılabilir. Bâbürnâme bir şahsiyet kitabıdır. Ekbernâme bir devlet kitabı.
Bâbür kendisinin içini açar. Ebü’l-Fazl imparatorluğun yapısını açar. Birinde: “Ben ne yaşadım?” sorusu vardır. Ötekinde: “Bu düzen nasıl işlemektedir?” sorusu.
Bence bir medeniyetin olgunlaşması için iki kitaba da ihtiyacı vardır. İnsanı anlatan kitaba. Kurumu anlatan kitaba. Çünkü insanı olmayan kurum mekanikleşir. Kurumu olmayan insan tecrübesi ise kalıcı düzen kuramaz.
Bâbür ile Ekber’in mirası bu bakımdan birbirini tamamlar.
Bâbür’ün samimiyeti, Ekber’in merakı
İki hükümdarda ortak olan başka bir husus da meraktır. Bâbür dünyayı gözlemler. Ekber insanları dinler.
Bâbür bir ağacın farklılığına dikkat eder. Ekber bir inancın farklılığına.
Bâbür yeni silâh teknolojisini öğrenmeye açıktır. Ekber farklı idarî yöntemleri denemeye.
Bâbür yeni bitkileri inceler. Ekber yeni kitapları tercüme ettirir.
Her ikisinin de arkasında aynı temel tavır vardır: Dünya yalnız hükmedilecek bir yer değildir; öğrenilecek bir yerdir.
Belki gerçek devlet adamlığının en önemli vasıflarından biri de budur. Bilmediğini bilmek. Ve öğrenmeye devam etmek.
Bâbür’ün en çağdaş tarafı: Kendini kahramanlaştırmaması
Bugünün dünyasında insanlar kendi hayatlarını sosyal medya üzerinden sürekli yeniden kurguluyor.
Başarılarını gösteriyor. Yenilgilerini saklıyor. Mutluluklarını yayımlıyor. Kırılganlıklarını gizliyor.
Beş yüz yıl önce bir hükümdar olan Bâbür ise kendi yenilgilerini bile yazıyor. Bu bakımdan Bâbürnâme şaşırtıcı derecede çağdaş bir metindir.
Bâbür kendisini kusursuz göstermediği için bize yaklaşır. Bir hükümdarın resmî portresinden çıkıp gerçek insana dönüşür.
Tarih boyunca çok sayıda hükümdar yaşamıştır. Kaçının iç dünyasını bu kadar yakından biliyoruz? Çok azının.
Bu yüzden Bâbür’ün en büyük zaferi belki Pânîpet değildir. Kendisini olduğu gibi yazabilme cesaretidir.
Hatırat tutmak neden önemlidir?
Andican seyahatinde gezi notları tutarken Bâbürnâmeyi düşünmek insana başka bir sorumluluk da yüklüyor.
Bugün yaşadığımız gün bize sıradan gelebilir. Bir toplantı. Bir yolculuk. Bir ziyaret. Bir şehir. Bir dost sohbeti. Fakat yüz yıl sonra tarih bunları nasıl bilecek?
Bâbür kendi gündelik tecrübelerini kaydetmeseydi XV. ve XVI. yüzyıl Orta Asya’sı, Afganistan’ı ve Hindistan’ı hakkında bugün sahip olduğumuz bilgilerin önemli bir kısmından mahrum kalacaktık. Eser bu yüzden yalnız edebî bir şaheser değil, Orta Asya, Afganistan ve Hindistan tarihi için birinci el kaynak niteliğindedir.
Demek ki hatıra yazmak yalnız kendini anlatmak değildir. Geleceğe şahit bırakmaktır.
Andican’dan bakınca Hindistan daha yakın
Haritaya baktığınızda Andican ile Agra arasında büyük mesafe vardır. Fakat Bâbür’ü okuyunca mesafe kısalıyor.
Andican’ın armudu Agra’ya yaklaşıyor. Fergana’nın bahçesi Yamuna kıyısında yeniden ortaya çıkıyor.
Çağatay Türkçesi Lahore’daki saray atölyesinde Farsçaya çevriliyor.
Timurlu mimari hafızası Hint taş ustasının eline geçiyor.
Bir Türkistanlı hükümdarın kızı hanedan tarihini yazıyor.
Torunu Hindistan’daki dinî gelenekleri aynı masa etrafında konuşturuyor.
Birkaç nesil sonra dünyanın en tanınmış yapılarından Tac Mahal ortaya çıkıyor.
Coğrafya uzaktır. Ama medeniyet yolları bazen coğrafyadan daha kısadır.
Bâbür’ün mezarı neden Hindistan’da değil?
Bâbür’ün Agra’da ölmesine rağmen sonunda Kâbil’de toprağa verilmesini düşündüğümüzde onun hayatındaki temel gerilim yeniden karşımıza çıkar.
Hindistan onun devletidir. Ama Orta Asya-Kâbil hattı kalbinin coğrafyasıdır.
Bir insan bazen kurduğu ülkenin hükümdarı olur fakat çocukluğunun gökyüzüne ait kalır.
Bâbür’ün Kâbil’deki mezarı bu yüzden yalnız bir hükümdar türbesi değildir. Bir gurbet hikâyesinin son cümlesidir.
Andican’dan çıkmış, Semerkant’ı aramış, Kâbil’i bulmuş, Hindistan’ı fethetmiş ve sonunda yine dağların arasına dönmüş bir insan…
Andican’daki sembolik toprak: Coğrafyalar arasında kurulan mezar
Bugün Andican’daki Bâbür Hatıra Parkı’nda Kâbil’den getirilen toprakla kurulan sembolik hatıra mekânının anlamı da burada derinleşiyor. Bagişamol’daki park, Bâbür’ün hafızasını doğduğu toprakla yeniden buluşturan bir merkez hâline gelmiş.
Beden Kâbil’dedir. Hatıra Andican’dadır. Eser dünyanın her yerindedir. Bundan daha güzel bir kültürel devamlılık düşünmek zor.
Bazı insanlar tek bir mezara sığmaz. Çünkü onların asıl mezarı hafızadır.
Bâbür’ün kurduğu devletin en büyük eseri hangisidir?
Bu soruya ilk cevap muhtemelen Tac Mahal olacaktır. Fakat ben emin değilim. Tac Mahal elbette insanlık tarihinin en büyük mimari eserlerinden biridir.
Fakat Bâbürlülerin daha büyük bir eseri olabilir: Farklı medeniyet unsurlarını aynı tarihî potada buluşturabilmiş olmaları.
Türkistan askerî ve siyasî geleneği. Timurlu sanat anlayışı. Farsça edebiyat ve bürokrasi. Hint mimarisi. Racpût savaşçı elitleri. Hintli ressamlar. Sûfî çevreler. Sanskrit kültürü. Fars ve Türk şiiri. Yerel diller.
Bütün bunlar birkaç asır boyunca aynı imparatorluk coğrafyasında birbirine değdi.
Medeniyet dediğimiz şey bazen tam olarak budur: Karşılaşmanın üretken hâle gelmesi.
Fakat sentez aynılaşma değildir
Bunu söylerken kültürel farklılıkların yok olduğunu düşünmemeliyiz. Bâbürlü Hindistan’ında çatışmalar devam etti. Dinî ayrılıklar devam etti. Toplumsal hiyerarşiler vardı. İsyanlar vardı. Savaşlar vardı. Merkez ile çevre arasında gerilim vardı.
Dolayısıyla “mükemmel uyum toplumu” gibi romantik bir tablo çizmek tarih değildir.
Fakat tarih bize başka bir şeyi gösterir: Bütün bu gerilimlere rağmen farklı kültürlerin birbirinden öğrenme kapasitesi vardı.
İşte bugün üzerinde durmamız gereken budur. Farklı olmak çatışmanın zorunlu sebebi değildir. Doğru kurumlar kurulduğunda farklılık üretkenliğin kaynağına dönüşebilir. Ekber tecrübesinin bugün için en önemli taraflarından biri budur.
Ekber’den bugüne devlet felsefesi dersi
Ekber’in uygulamalarını olduğu gibi bugüne taşımak elbette mümkün değildir. XVI. yüzyıl monarşisi ile XXI. yüzyıl hukuk devleti aynı şey değildir.
Fakat tarihî tecrübenin içerisinden bazı ilkeler çıkarabiliriz. Bir toplumun farklılıklarını tanımadan onu yönetemezsiniz.
Adalet hissini zedelerseniz siyasî birlik zayıflar. Devlet görevlerinde yalnız bir çevreye dayanmak sistemi kırılganlaştırır.
Kültürler arasında tercüme yapılmazsa ön yargılar büyür. Bilgiyi tek bir grubun tekelinde tutmak düşünceyi fakirleştirir.
Ve belki en önemlisi: Siyasî birlik ile kültürel tekdüzelik aynı şey değildir. Ekber bunu kendi şartları içinde sezmişti.
Bâbür’den bugüne insan felsefesi dersi
Bâbür ise bize başka şeyler öğretir. Kaybetmenin bitmek olmadığını. Gurbetin insanı sadece eksiltmediğini. Yazmanın hafızayı koruduğunu. Tabiata bakmanın insanı derinleştirdiğini.
Dil sevgisinin coğrafyadan daha uzun ömürlü olduğunu. Ve insanın kendisine karşı dürüst olmasının onu küçültmediğini.
Bâbür büyük görünmek için kusursuz görünmeye ihtiyaç duymadı. Belki bu yüzden beş yüz yıl sonra hâlâ bize bu kadar yakın.
Türk dünyası Bâbür’ü nasıl okumalı?
Bugün Türk dünyasında Bâbür’ü yalnız “bizden çıkmış büyük hükümdar” diyerek sahiplenmek yeterli değildir. Bu kolay bir sahiplenmedir. Asıl mesele onun eserini okumaktır.
Türk dünyasının gençleri Bâbürnâmeyi günümüz Türk dillerinde karşılaştırmalı biçimde okuyabilmelidir.
Bâbür, Nevâî, Çolpan, Abay, Mahtumkulu, Yunus Emre ve başka büyük isimler yalnız anma törenlerinin konusu olmamalıdır.
Üniversitelerin derslerinde bulunmalıdır. Dijital metinleri hazırlanmalıdır. Karşılaştırmalı sözlükleri yapılmalıdır.
Gençlere yönelik sadeleştirilmiş fakat ilmî güvenilirliği yüksek baskılar yayımlanmalıdır.
Bâbür’ün Andican, Kâbil ve Hindistan güzergâhı bir uluslararası kültür rotasına dönüştürülebilir. Çünkü ortak tarih ancak okunursa ortak hafızaya dönüşür.
Andican–Kâbil–Agra kültür hattı
Bence önümüzde çok güzel bir kültür diplomasisi imkânı vardır. Andican… Kâbil… Delhi… Agra… Bu şehirler Bâbür’ün hayatının büyük güzergâhını meydana getiriyor. Farklı devletlerin sınırlarında bulunuyorlar. Ama aynı tarihî hikâyenin parçalarıdırlar.
Bâbür üzerine ortak sergiler, üniversiteler arası araştırma projeleri, Bâbürnâme yazmaları dijital arşivi, bahçe mimarisi çalışmaları, Türkçe-Farsça-Özbekçe-
Böylece Bâbür geçmişte yaşamış bir hükümdar olmaktan çıkar; bugün ülkeler arasında ilişki kuran bir kültür elçisine dönüşür.
Ekber’i Türk dünyasında yeniden düşünmek
Bâbür’ü biliyoruz. Fakat Ekber üzerine Türk dünyasında daha fazla düşünmemiz gerekir.
Çünkü Bâbür bize başlangıcı anlatır. Ekber ise birlikte yaşamanın kurumlarını tartışmamıza imkân verir.
Bugün Türk dünyası da farklı tarihî tecrübelere, lehçelere, devlet yapılarına ve toplumlara sahip. Ortaklık aynılaşmak değildir.
Türk Devletleri Teşkilatı yahut TÜRKSOY gibi kurumların geleceği de tam burada belirlenir. Bizi kuvvetlendirecek olan farklılıklarımızı silmek değil; onları ortak üretime dönüştürebilecek kurumlar geliştirmektir.
Bu anlamda Ekber’in Hindistan’da karşılaştığı soru, ölçeği ve tarihî bağlamı tamamen farklı olsa da, bize felsefî bir şey hatırlatıyor: Çeşitlilik nasıl düzene dönüşür?
Bâbürnâme bugün neden hâlâ okunmalı?
Çünkü insandır. Çünkü Türkçedir. Çünkü tarihtir. Çünkü coğrafyadır. Çünkü tabiat kitabıdır. Çünkü siyaset kitabıdır. Çünkü yenilgi kitabıdır. Çünkü yeniden başlama kitabıdır.
Ve hepsinden önemlisi: Bir insanın kendi hayatına dışarıdan bakabilme teşebbüsüdür. Kendimizi anlamak için bazen beş yüz yıl önce yaşamış bir hükümdarın günlüğüne ihtiyaç duyarız.
Andican’da Bâbür’ün gölgesi
Andican akşamında insan bu düşüncelerle şehre yeniden bakıyor. Bugünün otomobilleri geçiyor. Dükkânlar açık. Gençler yürüyor. Telefonlar ellerinde. Modern hayat bütün süratiyle devam ediyor. Fakat aynı toprakta bir zamanlar çocuk Bâbür yürüyordu.
Belki henüz Hindistan’ın adını bir kader olarak düşünmemişti. Belki Semerkant onun için dünyanın merkeziydi. Belki Andican’dan ayrılmanın hayatındaki en büyük kırılmalardan biri olacağını bilmiyordu. Ve elbette beş yüz yıl sonra dünyanın dört bir yanında insanların onun yazdığı hatıratı okuyacağını da bilmiyordu.
İnsan kendi hayatının hangi cümlesinin geleceğe kalacağını bilemez. Bâbür de bilemezdi. O yalnız yazdı. Ve yazdığı için kaldı.
Asıl saltanat
Bâbür dört yıl Hindistan hükümdarlığı yaptı. Ekber kırk dokuz yıl. Bâbürlüler üç asrı aşkın süre tarih sahnesinde kaldılar. Fakat bütün siyasî saltanatların bir sonu vardır. Taht boşalır. Yönetim el değiştirir. Bayrak iner. Ordu dağılır. Devlet tarihe karışır.
Buna karşılık başka bir saltanat vardır. Kelimenin saltanatı. Bâbür hâlâ konuşuyor. Çünkü Bâbürnâme var.
Ekber hâlâ tartışılıyor. Çünkü kurduğu düzenin kayıtları var. Fetihpûr Sikri hâlâ konuşuyor. Çünkü taş hafızayı saklıyor.
Tac Mahal hâlâ konuşuyor. Çünkü güzelliğin dili siyasetten uzun yaşıyor. Belki asıl saltanat budur. İnsanın ölümünden sonra da anlam üretmeye devam edebilmesi.
Andican’dan Hindistan’a ve yeniden Andican’a
Bâbür’ün hayatı dairesel bir yolculuk gibidir. Andican’dan başlar. Semerkant’a uzanır. Kâbil’e iner. Hindukuş’u aşar. Pânîpet’ten Delhi’ye, Delhi’den Agra’ya ulaşır.
Sonra Bâbür ölür. Bedeni Kâbil’e döner. Yüzyıllar sonra eserleri yeniden Andican’a döner.
Bugün şehir onun adına müzeler kurar. Heykeller diker. Parklar yapar. Bilimsel toplantılar düzenler. Dünyanın dört bir yanından insanlar gelip Bâbür’ü konuşur.
Demek ki insan bazen doğduğu şehre bedeniyle dönemese bile hatırasıyla döner.
Bir armuttan bir imparatorluğa
Andican’dan ayrılırken Bâbürnâme’nin ilk sayfalarındaki Andican tasvirini yeniden düşündüm. Tahıl. Üzüm. Kavun. Armut. Kale. Su. Türkçe konuşan insanlar. Ne kadar sade şeyler…
Oysa aynı çocuk yıllar sonra Hindistan’ın büyük hükümdarı olacaktır. Bazen tarihin en büyük hikâyeleri çok küçük ayrıntılarla başlar.
Bir çocuk doğar. Bir baba ölür. Çocuk tahta çıkar. Bir şehri kaybeder. Başka bir şehre sığınır. Dağı aşar. Yeni ülke görür. Savaş kazanır. Bahçe kurar. Şiir söyler. Ve yaşadıklarını yazar.
Sonra ölür. Fakat onun ardından çocukları, torunları gelir. Hümâyun kaybeder ve geri döner. Ekber devleti kurumsallaştırır. Cihangir sanatı büyütür. Şah Cihan mermeri şiire dönüştürür. Evrengzîb sınırları genişletir.
Yüzyıllar geçer. Devlet zayıflar. İngiliz hâkimiyeti yükselir. 1858’de siyasî saltanat biter. Ama beş yüz yıl sonra Andican’da hâlâ Bâbür konuşulmaktadır. İşte tarih budur.
İnsan gider, anlam kalır. Ve belki medeniyet de tam olarak budur:
Bir insanın kendi zamanında yaptığı şeyin, başka bir zamanda, başka insanlar için yeniden anlamlı hâle gelebilmesi.
Andican’da Bâbür’ün izini sürerken benim gördüğüm yalnız bir hükümdarın doğduğu şehir değildi. Türkistan’dan Hindistan’a uzanan büyük bir medeniyet hareketinin başlangıç noktasıydı.
Bâbür bize hareketi öğretiyordu. Bâbürnâme hafızayı. Ekber devleti. Fetihpûr Sikri çoğulluğu. Babür’ü sanatı sentezi.
Ve bütün bu tarih birlikte bize şunu söylüyordu:Bir medeniyetin büyüklüğü yalnız fethettiği coğrafyanın genişliğiyle ölçülmez.
Ürettiği kelimenin, kurduğu adaletin, meydana getirdiği güzelliğin ve farklı insanları aynı ufuk altında yaşatabilme kabiliyetinin genişliğiyle ölçülür.
Bâbür Fergana’dan ayrıldı. Fakat Fergana ondan ayrılmadı. Hindistan’a vardı. Hindistan artık eski Hindistan olarak kalmadı. Kendisi de eski Bâbür olarak kalmadı.
İşte gerçek yolculuğun sırrı budur: İnsan gittiği yeri değiştirirken, gittiği yer de insanı değiştirir.
Andican’dan Agra’ya uzanan yol, bu yüzden yalnız bir fatihin yolu değildir.
Bir dilin yoludur. Bir hatıranın yoludur. Bir bahçenin yoludur. Bir devlet fikrinin yoludur. Bir medeniyetin kendisini başka bir coğrafyada yeniden kurma yoludur.
Ve beş asır sonra Andican’da durup bu yolu yeniden düşündüğümüzde görüyoruz ki Bâbür’ün asıl imparatorluğu, belki de haritalarda çizilmiş o büyük siyasî sınırların çok ötesindedir.
Onun asıl ülkesi bugün hâlâ açık duran Bâbürnâme’nin sayfalarıdır. Orada Andican hâlâ meyvelidir. Fergana hâlâ mümbittir. Semerkant hâlâ bir rüyadır. Kâbil hâlâ bir sığınaktır. Hindistan hâlâ şaşırtıcıdır. Bâbür hâlâ merak etmektedir.
Ve okur, beş yüz yıl sonra bile onunla birlikte yola devam etmektedir.
