Aliya’nın Huzurunda Hatıra, Eleştirel Akıl Ve Birlikte Yaşamanın İmkânı
Aliya’nın makberi başında
Bazı seyahatler vardır; dönüşte bavulunuzdan çok zihniniz ağırlaşır. Gördüğünüz şehirler, yürüdüğünüz sokaklar, dokunduğunuz taşlar ve konuştuğunuz insanlar size yalnız yeni bilgiler vermez; yıllardır okuduğunuz kitapları, yazdığınız yazıları ve üzerinde düşündüğünüz meseleleri yeniden önünüze koyar.
26 Ağustos 2026’da II. Uluslararası Anadolu Akademik Çalışmalar Sempozyumu vesilesiyle Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Saraybosna’ya uzanan yolculuğum benim için böyle bir yolculuk oldu.
Ankara’dan ayrılırken Hacı Bayram-ı Velî’nin, Taceddin-i Velî’nin ve Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde bahsettiği ve rüyasında kendisine adının Er Dede olduğunu söyleyen Hallaç Mahmud’un şehrinden yola çıkıyordum. Balkanların manevi mimarı Sarı Saltuk’un diyarına ve Saraybosna’ya vardığımda ise kendimi Aliya İzzetbegoviç’in makberinde buldum.
Bu iki isimler arasında asırlar var. Fakat bana göre aralarında görünmez bir irfan çizgisi de var: İnsanı merkeze alan bir ahlâk… İman ile hayatı birbirinden ayırmayan bir anlayış… Şehri inşa etmeden önce insanın inşasını önemseyen bir düşünce…
Ve hepsinden önemlisi, şartlar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın insanın kendi iç hürriyetini koruması gerektiğine dair güçlü bir çağrı.
Bu sebeple Saraybosna’daki ilk önemli ziyaretlerimden biri, Kovači Şehitliği’nde Aliya İzzetbegoviç’in kabri oldu.
Bazen bir düşünürü anlamak için onun bütün kitaplarını okumak yetmez. Bazen mezarı başında birkaç dakika susmak gerekir.
Kovači’de
Kovači’nin beyaz mezar taşları arasında yürürken Bosna tarihini rakamlardan, antlaşmalardan ve kronolojilerden ibaret düşünmek mümkün değil.
Her taşın altında yarım kalmış bir hayat… Her isimde bir aile… Her tarihte kesilmiş bir gelecek var.
Aliya’nın kabri ise bütün bu mezarların ortasında kendisini onlardan ayıran ihtişamlı bir sultan ve bilge mezarı gibi durmuyor.
Bu bana hep anlamlı gelmiştir. Çünkü Aliya’nın hikâyesi de aslında milletinin hikâyesinden ayrı değildir.
Savaşırken milletinin arasındadır. Acı çekerken milletinin arasındadır. Ve nihayet toprağa verildiğinde yine onların arasındadır.
Kabrinin başında içimden geçen ilk söz şuydu: Selâm sana Aliya. Hacı Bayram ve Hallaç Mahmud diyarından sana selâm getirdim. Ankara’dan, Anadolu’dan, seni unutmayan insanların yurdundan selâm getirdim.
Fakat insan Aliya’nın kabrinde yalnız ona selâm vermiyor. Bir bakıma kendisine de soru soruyor: Biz onun bıraktığı fikir mirasını ne kadar anlayabildik? Aliya’yı birkaç güzel söze indirgemeden okuyabildik mi? Srebrenitsa’yı yılda yalnız bir gün hatırlamaktan daha ileri gidebildik mi? Bosna’yı kardeş ülke diye sevmenin ötesinde araştırabildik mi?
Ve en önemlisi: Aliya’nın Müslüman dünyaya yönelttiği ağır fakat gerekli soruları kendimize sormaya cesaret edebildik mi? İşte Kovači’den ayrılırken zihnimde bunlar vardı.
Aliya: Bir Mütefekkir ve Çağdaş Bir Bilge
Aliya’yı yalnız Bosna-Hersek’in bağımsızlık mücadelesinin lideri olarak okumak eksiktir. Elbette o bir devlet adamıdır.
Savaş şartlarında bir ülkenin varlığını korumaya çalışan siyasi liderdir. Fakat devlet başkanlığından önce ve devlet başkanlığından sonra da bir düşünürdür, bir mütefekkirdir ve bir bilgedir.
Hatta bana göre Aliya’yı kalıcı kılan taraf tam da budur. Devlet başkanlığı tarih kitaplarının konusudur. Düşünceleri ise hâlâ bizim meselemizdir.
Aliya’nın eserleri arasında Doğu ve Batı Arasında İslam, İslam Deklarasyonu, İslami Yeniden Doğuşun Sorunları, hapishane notlarından oluşan Özgürlüğe Kaçışım ve otobiyografik-siyasi hatıraları özel bir yere sahiptir. Aliya Vakfının bibliyografyası ve biyografisi de Doğu ve Batı Arasında İslamın 1984’te İngilizce, 1988’de Boşnakça yayımlandığını; hapishanede tuttuğu on üç küçük defterin daha sonra Özgürlüğe Kaçışım haline geldiğini gösteriyor.
Bu kitaplar arasında farklı dönemlere ve amaçlara ait metinler vardır. Hepsini tek bir siyasî manifestonun parçaları gibi okumak doğru olmaz.
Aliya’nın düşüncesi zaman içinde gelişir. Fakat değişmeyen bazı temel meseleleri vardır: İnsan nedir? Özgürlük nedir? Ahlâk nereden doğar? Din ile hayat nasıl ilişkilendirilmelidir? Müslüman toplumlar neden geri kalmıştır? Batı’dan ne öğrenmeliyiz ve neyi taklit etmemeliyiz? Farklı inanç ve milletlerden insanlar aynı ülkede nasıl yaşayabilir?
Bugün Aliya’ya dönmemizin sebebi, bu soruların hiçbirinin ortadan kalkmamış olmasıdır.
Doğu ile Batı Arasında Bir Köprü Değil, Bir Terkip Arayışı
Doğu ve Batı Arasında İslam bana göre Aliya’nın düşünce dünyasına açılan en önemli kapıdır. Kitabın adı bile yanlış anlaşılmaya müsaittir.
Aliya’nın teklif ettiği şey, Doğu ile Batı arasında mekanik bir orta yol değildir. Biraz Doğu’dan, biraz Batı’dan alarak oluşturulmuş bir uzlaşma da değildir.
Onun asıl arayışı insanın parçalanmasına karşı bütünlüğüdür. Bir tarafta insanı yalnız maddi ihtiyaçlar, üretim ilişkileri ve biyolojik varlık üzerinden açıklayan anlayış… Öte tarafta dünyayı, tarihi ve bedeni ihmal eden saf maneviyatçılık…
Aliya ikisine de itiraz eder. Çünkü insan ne yalnız bedendir ne yalnız ruhtur. İnsan toprağa bağlıdır ama göğe bakar. İhtiyaç sahibidir ama fedakârlık yapar. Ekonomik bir varlıktır fakat şiir yazar. Öleceğini bilir fakat sonsuzluğu düşünür. Kendisi için yaşar fakat başkası uğruna can verebilir.
Aliya’nın İslam anlayışının merkezinde bu iki kutbu birleştiren insan vardır. Bu bakımdan Doğu ve Batı Arasında İslam, yalnız Müslümanlara hitap eden teolojik bir kitap değildir. Modern insanın bölünmüşlüğüne dair bir medeniyet eleştirisidir.
Bugün yapay zekâdan biyoteknolojiye, dijital kültürden tüketim toplumuna kadar yaşadığımız dönüşümlere baktığımda Aliya’nın sorusu daha da güncel görünüyor: İnsanın yapabildikleri çoğalırken insanın ne olması gerektiğine dair bilgimiz de çoğalıyor mu? Bilgi çoğalıyor. Peki hikmet? İmkân çoğalıyor. Peki ölçü? Teknoloji gelişiyor. Peki ahlâk?
İşte Aliya’nın günümüzdeki değeri tam burada başlıyor.
Aliya’nın Müslüman Dünyaya Tuttuğu Ayna
Aliya’nın İslam dünyası üzerine düşüncelerini sadece Batı eleştirisi olarak okumak büyük hata olur. O, kendi dünyasına karşı da son derece serttir.
Nitekim gençlik döneminden itibaren İslam dünyasının durumunu temel meselelerinden biri hâline getirmiş; İslam Deklarasyonunu Fas’tan Endonezya’ya uzanan Müslüman dünya üzerine düşündüğü bir metin olarak kaleme almıştır.
Onun dikkat çektiği temel meselelerden biri şudur: Müslüman dünyanın geri kalmışlığını yalnız sömürgecilikle, dış müdahalelerle veya Batı’nın politikalarıyla açıklamak kolaydır. Fakat yeterli değildir.
Çünkü dış sebepler kadar içeride de problemler vardır. Düşüncenin donması… Taklit… Eğitim zafiyeti… Ahlâk ile siyaset arasındaki kopuş… İlim ile hayat arasındaki mesafe… Üretmek yerine geçmişle övünmek… Körü körüne Batılılaşma ile hayatı donduran muhafazakârlık arasında sıkışmak…
Aliya üzerine yapılan akademik çalışmalar da onun muhafazakârlar ile Batıcı modernistleri iki uç olarak ele aldığını ve “yerli fakat çağdaş” bir yenilenme çizgisi aradığını vurgulamaktadır.
Bu ayrım bana bugün de son derece anlamlı geliyor. Bir tarafta şöyle bir zihniyet: “Geçmişte her şeyi mükemmel yaptık; yapmamız gereken sadece eski biçimleri aynen sürdürmektir.”
Öte tarafta: “Kurtulmak için kendimiz olmaktan vazgeçip başkasına benzemeliyiz.”
Aliya her iki teslimiyete de razı değildir. Geçmişin ruhunu korumakla geçmişin biçimlerini dondurmak aynı şey değildir.
Çağın bilimini, teknolojisini ve kurumlarını öğrenmekle başka bir medeniyet karşısında zihnen teslim olmak da aynı şey değildir.
Bu sebeple İslam dünyasının ihtiyacı bana göre de ne nostaljik kapanmadır ne kimliksiz taklit.
Tahkik, tefekkür, ilim, ahlâk, çalışma ve yeniden üretme iradesidir.
“Bütün Okullara Eleştirel Düşünme Dersi Koyardım”
Aliya’nın yıllardır üzerinde durduğum ve kendi düşünce serüvenimle de çok güçlü biçimde kesişen bir sözü var. Özgürlüğe Kaçışımda, hapishane notları arasında yer alan düşüncesi özetle şöyledir: “Müslüman Doğu’daki bütün okullarda ‘eleştirel düşünme’ dersini mecbur kılardım.”
Aliya bunun devamında Doğu’nun Batı’nın geçtiği bu sert düşünce eğitiminden yeterince geçmemesini önemli zaafların kaynaklarından biri olarak görür. Sözün hapishane notlarında yer aldığı ve Türkçe baskılarda farklı fakat aynı anlamı taşıyan tercümelerle verildiği de kaynaklarda gösterilmektedir.
Ben bu cümleyi her hatırladığımda kendime yakın hissediyorum. Çünkü benim de yıllardır üzerinde durduğum meselelerden biri eleştirel düşünce oldu.
Türkiye Yazarlar Birliği bünyesinde Genç Kahve’de yıllarca gençlerle düşünce programları yaptık. 2018 baharında doğrudan “Eleştirel Düşünce Seminerleri” başlığıyla sürdürdüğümüz seminerlerin kayıtları bugün TYB arşivinde duruyor.
Tesadüf değildir. Çünkü Aliya ile aynı meselede buluşuyorduk: İnsanın aklını başkasına teslim etmemesi.
Eleştirel düşünme din karşıtlığı değildir. Eleştirel düşünme geleneği reddetmek değildir. Eleştirel düşünme her şeyi inkâr etmek hiç değildir.
Hakiki eleştirel düşünce: Haberi araştırmak, iddianın delilini sormak, kişiyi fikirden ayırmak, kendi kanaatini de sorgulayabilmek, yanlış yaptığında geri dönebilmek, otoritenin büyüklüğünü hakikatin yerine koymamak, duyguyla değil delille hüküm verebilmek demektir.
Ben daha önce taassup, önyargı ve dışlayıcılık üzerine yaptığım değerlendirmelerde de, birlikte yaşama kültürünü bozan zihinsel hastalıkların panzehirleri arasında eleştirel düşünceyi, analitik bakışı ve felsefî düşünüşü özellikle vurgulamıştım. Zira bu bize Kur’anî bir mirastır.
Bugün dijital çağda buna daha fazla ihtiyacımız var. Çünkü geçmişin sorunu bilgiye ulaşamamaktı. Bugünün sorunu ise yanlış, eksik ve manipülatif bilginin içinde doğru bilgiyi seçebilmek.
Dün sansür düşünceyi engelliyordu. Bugün ise enformasyon bombardımanı düşünceyi felç edebiliyor.
Dolayısıyla Aliya’nın Müslüman dünyaya yönelik “eleştirel düşünme” çağrısı artık yalnız okul müfredatının konusu değildir. Dijital çağda bir varoluş meselesidir.
Eleştiri ile Ahlâkı Birleştirmek
Burada bir hususu özellikle belirtmek gerekir. Eleştirel düşünce ahlâktan koparsa başka bir probleme dönüşebilir.
Her şeyi yıkmak… Her değeri küçümsemek… Hiçbir hakikate bağlanmamak… Bunlar eleştirel düşünce değildir.
Aliya’nın özgünlüğü de burada ortaya çıkar. Onun aradığı insan, hem düşünecek hem inanacak; hem sorgulayacak hem sorumluluk hissedecek; hem hür olacak hem ahlâkî sınır tanıyacak.
Bu yüzden Aliya’yı yalnız “eleştirel akıl” üzerinden değil, eleştirel akıl ile ahlâkı birleştirme çabası üzerinden anlamak gerekir.
Belki İslam dünyasının asıl ihtiyacı da budur: Ahlâksız zekâ değil. Akılsız dindarlık da değil. Ahlâklı akıl.
İslam Deklarasyonu’nu Bugün Nasıl Okumalıyız?
Aliya’nın İslam Deklarasyonu en çok tartışılan eserlerinden biridir. Bu metni iki aşırı okumanın arasından çıkarmak gerekir.
Bir grup metni, Aliya’yı bütünüyle radikal bir siyasal proje içerisinde gösteren tek anahtar olarak okur.
Diğer grup ise metindeki sert ve siyasî ifadeleri hiç yokmuş gibi davranır.
İkisi de tarihî Aliya’yı eksiltir.
İslam Deklarasyonu 1970’in Müslüman dünyasında, sömürgecilik sonrası arayışların, komünist sistemlerin, modernleşme sancılarının ve İslami yenilenme tartışmalarının içinde doğmuş bir metindir. Akademik literatürde reformizmden siyasal İslam tartışmalarına kadar farklı çerçevelerde okunması da bundan kaynaklanır.
Fakat Aliya’nın bütün fikrî ve siyasî serüvenini yalnız bu metne hapsetmek de doğru değildir.
Çünkü 2001’de Oxford’da yaptığı “Bosnia on the Historical Border” konuşmasına baktığımızda karşımıza çok dinli, çok etnisiteli ve çok kültürlü Bosna’nın varlığını savunan; homojenleştirmeyi reddeden; farklılıkların karşılıklı saygı içinde yaşayabileceği bir Bosna tasavvuru çıkar.
Bu sebeple Aliya’yı okumak, bir düşünürün hayat boyunca nasıl düşündüğünü, tarihi nasıl tecrübe ettiğini ve düşüncesini nasıl olgunlaştırdığını da görmek demektir.
Bosna Bir Sınır Değil, Buluşma Yeridir
Aliya’nın Oxford konuşmasında beni her zaman etkileyen bir düşünce vardır. Bosna’yı Doğu ile Batı arasındaki tarihî çizginin geçtiği coğrafya olarak tanımlar.
Fakat bu çizgi yalnız ayıran bir sınır değildir. Aynı zamanda birleştiren bir çizgidir. Roma… Bizans… Osmanlı… Avusturya-Macaristan… Katoliklik… Ortodoksluk… Yahudilik… İslam… Bütün bu büyük tarihî ve dinî havzalar Bosna’da karşılaşmıştır.
Aliya’ya göre bunun sonucu çok etnisiteli, çok dinli ve çok kültürlü, dünyada nadir bir Bosna’dır. Bu bakımdan Bosna’nın geleceği homojenleşmede değildir.
Aliya açık biçimde, Bosna’nın ayakta kalması için Sırpların, Hırvatların, Boşnakların ve diğer toplulukların eritilip tek tip bir kimliğe dönüştürülmesi gerekmediğini savunur.
Bu fikir bugün Balkanlar bakımından son derece önemlidir. Çünkü Balkanların trajedilerinin önemli bölümü, farklılığı ortadan kaldırma arzusundan doğmuştur. “Ben var olacaksam sen olmamalısın.”
İşte felaketin ilk cümlesi budur. Buna karşı kurulacak cümle ise: Ben kendi kimliğimle var olabilirim; sen de kendi kimliğinle var olabilirsin ve buna rağmen aynı hukukun içinde birlikte yaşayabiliriz.
Aliya’nın Bosna için teklif ettiği büyük ahlâkî ve siyasi ufuk budur. Oxford konuşmasını bitirirken farklılığın ilahî iradenin bir parçası olduğunu ifade ederek karşılıklı saygıya çağırması da tesadüf değildir.
Benim Balkanlar Üzerine Düşünce Yolculuğum
Aliya’nın kabrinden ayrılırken yıllardır Balkanlar üzerine yazdığım ve konuştuğum metinler de zihnimde yeniden canlandı.
2016 yılında TİKA tarafından yayımlanan beş ciltlik Balkanlarda İslâm: Miadı Dolmayan Umut külliyatının birinci cildinde benim “Bir Arada Yaşama Felsefesi ve Balkanlar Örneğinde Bir Öneri” başlıklı çalışmam yer almıştı.
O makalenin asıl meselesi şuydu: Balkanların dinî ve kültürel çeşitliliğini bir tehdit olarak değil, doğru hukuk ve ahlâk zemini kurulduğunda bir imkân olarak nasıl görebiliriz?
Ve yeni acıların yaşanmaması için hangi fikrî zemine ihtiyacımız var?
Çalışmada Aliya’nın birlikte yaşama tecrübesine özellikle yer vermiş, ardından Ebû Hanîfe’nin düşünce dünyasından hareketle Balkanlara yönelik bir birlikte yaşama perspektifi geliştirmeye çalışmıştım.
Şimdi on yıl sonra aynı coğrafyada yeniden yürürken, o makalenin meselesinin hiç eskimediğini görüyorum. Hatta daha da güncel.
Ebû Hanîfe’den Aliya’ya: Tekfir Değil Tahammül, Tekel Değil Hukuk
Benim Kültürel/Dinî Farklılık ve Ebû Hanîfe kitabımın temel meselelerinden biri dinî çeşitlilik karşısında takınılacak tavırdır. Tekelcilik… Dışlayıcılık… Kapsayıcılık… Çoğulculuk… Tekfir… Hakikat iddiası… Ötekiyle birlikte yaşama…
Kitapta Ebû Hanîfe örneği üzerinden bütün bu meseleleri çağdaş din felsefesi açısından yeniden düşünmeye çalışmıştım.
Bosna’ya geldiğinizde bu tartışmaların sadece akademik olmadığını anlarsınız. Çünkü burada yanlış bir dinî hayat dili insan öldürebilir. Yanlış bir milliyetçilik şehir yakabilir. Yanlış bir “öteki” tasavvuru komşuyu düşmana dönüştürebilir.
Buna karşı Ebû Hanîfe’nin ihtiyatlı hüküm anlayışı, insanı kolayca dinin dışına atmayan yaklaşımı ve hukuk merkezli geleneği Balkanlar için yalnız mezhep tarihi meselesi değildir. Bir birlikte yaşama imkânıdır.
Benim yıllardır savunduğum şey de budur: Hanefîlik Balkanlarda sadece namazın nasıl kılınacağını belirleyen fıkhî bir miras değildir.
Aynı zamanda farklılığın bulunduğu bir toplumda hukukun nasıl işletileceği ve din adına keyfî dışlayıcılığın nasıl sınırlandırılacağı üzerine çok önemli bir tecrübedir.
Bu noktada Ebû Hanîfe ile Aliya arasında zihnimde bir köprü kuruluyor. Biri VIII. yüzyılda… Diğeri XX. yüzyılda…
Fakat ikisi de bize şunu düşündürüyor: Hakikat iddiasına sahip olmak, başkasının insanlık hakkını iptal etme yetkisi vermez.
Türkçe: Balkanlarda Bir Hafıza Dili
Saraybosna seyahatimde tekrar düşündüğüm meselelerden biri de Türkçe oldu.
Mayıs 2026’da kaleme aldığım “Türkçe: Müslümanlık Dili” başlıklı yazımda Balkanlarda bazı yaşlı kuşakların Türkçeyi “Müslümanlık dili” diye adlandırmasının arkasındaki tarihî hafızayı ele almıştım.
Bu ifade elbette Türkçeyi İslam’ın vahiy dili hâline getirme iddiası değildir. İslam’ın vahiy dili Arapçadır.
Fakat Balkanların bazı bölgelerinde Türkçe asırlar boyunca caminin, tekkenin, medresenin, şiirin, devletin, çarşının ve gündelik Müslüman kültürünün taşıyıcı dillerinden biri olmuştur.
Bu yüzden Balkanlarda Türkçe yalnız bir milletin dili değil, tarihî dönemlerde aynı zamanda geniş bir medeniyet iletişimi dili hâline gelmiştir.
Saraybosna’da bugün dahi Türkçe kelimeleri duymak, bazı dinî ve tasavvufî geleneklerde Türkçe eserlerle karşılaşmak, bize siyasî sınırların dilden daha hızlı değiştiğini gösteriyor.
Devlet çekilir. Sınır değişir. Fakat bir kelime bazen altı yüz yıl kalır. Bu yüzden Balkanlarla ilişkimizin önemli unsurlarından biri de Türkçe olmalıdır.
Fakat Türkçeyi bir üstünlük aracı olarak değil, ortak hafızanın anahtarlarından biri olarak değerlendirmeliyiz.
Hafız Vehbija ile Hasbihal: Kitaptan İnsana Geçmek
Aliya’nın kabrini ziyaret etmenin ardından bu seyahatin en anlamlı anlarından biri, Aliya’nın yakın çevresinden Hafız Vehbija Šećerović ile yaptığımız hasbihal oldu.
Aliya’nın yakın dostu olan Hafız Vehbija, Bosna’nın yaşayan dinî hafızasının önemli isimlerinden biridir. 1973’ten itibaren Gazi Hüsrev Bey Camii’nde uzun yıllar müezzinlik, imamlık, mukabele ve farklı vakıf hizmetleri yürütmüş; yarım asrı aşan hizmetiyle Begova Camii geleneğinin yaşayan şahidi hâline gelmiştir.
Onunla konuşurken birden Aliya kitap sayfalarından çıktı. Bir dostun hatırasına dönüştü. Savaşı yaşamış bir insanın sesine… Saraybosna’nın canlı hafızasına…
Türkiye’yi sordu. Bizleri burada görmekten memnuniyet duyduklarını söyledi.
Türkiye’nin güçlü olmasının Bosna’daki insanlar açısından nasıl bir moral ve güven anlamı taşıdığını anlattı.
Sözlerinden benim zihnimde kalan mana şuydu: “Türkiye güçlü olursa biz de kendimizi daha güçlü hissediyoruz.”
Bu cümlenin üzerinde durmak gerekir. Bunu kaba bir güç siyaseti şeklinde okumamak gerekir.
Burada anlatılan biraz da hafızadır. Zor günlerde yalnız kalmadığını hatırlayan bir toplumun güven duygusudur.
Türkiye’nin Bosna’daki itibarı yalnız bugünün diplomatik ilişkisinden doğmuyor. Tarih… Kültür… Savaş dönemindeki dayanışma… İnsani ilişkiler… Ve uzun bir gönül coğrafyası bu duygunun arkasında bulunuyor.
Fakat bu güvenin bize yüklediği sorumluluk da vardır. Bosna bizi seviyorsa, bizim daha iyi olmamız gerekir.
Daha güçlü bir bilim üretmemiz gerekir. Daha adaletli olmamız gerekir. Daha nitelikli üniversiteler kurmamız gerekir. Daha iyi kültür politikaları üretmemiz gerekir.
Çünkü bazı ülkelerin başarısı yalnız kendilerini ilgilendirmez. Başka toplumlara da ümit verir.
“Unutulan Soykırım Tekrarlanır”
Aliya’ya atfedilen ve Türkiye’de de yaygın biçimde kullanılan en sarsıcı cümlelerden biri şudur: “Unutulan soykırım tekrarlanır.”
Bu sözün felsefî ağırlığı üzerinde düşünmek gerekir. Aliya yalnız: “Ölülerinizi unutmayın.” demiyor.
Daha derin bir şey söylüyor: Unutmanın siyasi sonuçları vardır.
Çünkü soykırım bir anda başlamaz. Önce dil değişir. İnsanlar isimleriyle değil kimlikleriyle anılmaya başlanır. Sonra kimlikler aşağılanır. Sonra komşu tehdit olarak gösterilir. Sonra geçmiş yeniden yazılır. Sonra nefret sıradanlaşır. Sonra ayrımcılık meşrulaşır. Ve nihayet şiddet, daha önce hazırlanmış zihinsel zeminin üzerine gelir.
Bu sebeple soykırımın önlenmesi yalnız askerî güvenlik meselesi değildir. Dil meselesidir. Eğitim meselesidir. Tarih meselesidir. Hukuk meselesidir. Medya meselesidir. Ahlâk meselesidir.
Srebrenitsa’yı Hatırlamak Yetmez
Ben 11 Temmuz 2026’da kaleme aldığım “Srebrenitsa’dan Bugüne İnsanlığın Vicdan İmtihanı” yazımda da Srebrenitsa’nın yalnız anılması değil; hakikatin inkâra karşı korunması, suçun doğru adlandırılması ve benzer zulümlerin tekrarına karşı ahlâkî irade oluşturulması gerektiğini ifade etmiştim.
Bence bugün bundan sonraki aşamaya geçmemiz gerekiyor. Srebrenitsa’yı anmak kıymetlidir. Ama yeterli değildir.
Artık hafızanın kurumlarını kurmalıyız.
1. Srebrenitsa akademik araştırmalarını kuşaklar boyunca sürdürmeliyiz
Bir olay yalnız tanıkların hafızasına bırakılırsa, tanıklar vefat ettikçe hafıza zayıflar.
Bu yüzden sözlü tarih kayıtları yapılmalı. Arşivler dijitalleştirilmeli. Mahkeme kararları farklı dillere aktarılmalı.
Doktora ve yüksek lisans tezleri desteklenmeli. Tarih, hukuk, psikoloji, sosyoloji, uluslararası ilişkiler, medya ve eğitim bilimleri birlikte çalışmalıdır.
2. Soykırımın yalnız sonucu değil, hazırlanma süreci öğretilmelidir
Gençlere sadece “8 binden fazla insan öldürüldü” dediğinizde vahşeti anlatmış olursunuz.
Fakat soykırımın nasıl mümkün hâle geldiğini anlatmadığınızda tekrarını önleyecek bilgiyi vermemiş olursunuz.
Propaganda nasıl çalıştı? Nefret dili nasıl normalleşti? Kurumlar nasıl çöktü? Uluslararası toplum neden yetersiz kaldı? Komşuluk nasıl düşmanlığa dönüştü?
Asıl eğitim burada başlamalı.
3. Srebrenitsa hafızası intikam dili üretmemelidir
Bu nokta son derece önemlidir. Hafıza, yeni düşmanlık üretirse kendi ahlâkî anlamını kaybeder.
Amaç yeni nesillere “şunlardan nefret edin” demek değildir.
Amaç: “İnsanın insana bunu bir daha yapmasına izin vermeyin.” demektir.
4. Soykırım inkârına karşı hukuk ve akademik hakikat birlikte korunmalıdır
İnkâr yalnız kurbanlara hakaret değildir. Bir sonraki şiddet döngüsüne de zemin hazırlayabilir.
Bu sebeple arşiv, belge, mahkeme kararı, tanıklık ve akademik çalışma erişilebilir hâle getirilmelidir.
5. Gençlik değişimleri artırılmalıdır
Türkiye’den her yıl yüzlerce üniversite öğrencisinin yalnız turistik Saraybosna gezisine değil, Srebrenitsa–Tuzla–Mostar–Saraybosna hafıza programlarına katılması sağlanabilir.
Bosnalı gençler de Türkiye’ye gelmeli. Birlikte tarih okumalılar. Birlikte proje üretmeliler.
Çünkü birbirini tanımayan toplumların kardeşliği slogan düzeyinde kalabilir.
6. Bir “Balkanlar Hafıza ve Birlikte Yaşama Ağı” kurulabilir
Kurumsal işbirliği ile Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya, Arnavutluk, Türkiye ve diğer Balkan ülkelerinden üniversitelerin, kurum ve kuruluşların katıldığı kalıcı bir akademik ağ düşünülebilir.
Srebrenitsa çalışmaları… Aliya araştırmaları… Dinî çoğulculuk… Balkanlarda Hanefîlik… Göç… Dil… Ortak kültür… Savaş sonrası toplumlar… Barış inşası…
Bu başlıklar tek merkezde buluşturulabilir. İşte o zaman “unutmamak” yalnız slogan olmaktan çıkar. Kuruma dönüşür.
ASBÜ Olarak Hafıza İçin Ne Yaptık?
Bu noktada şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi olarak bu alana yalnız sözle yaklaşmadık.
2023 yılında TİKA’nın desteği, ASBÜ ve Tuzla Üniversitesi iş birliğiyle Tuzla’da “Uluslararası Göç, Sürgün ve Soykırım Sempozyumu” düzenledik. Srebrenitsa’nın dünya kamuoyunda ilmî zeminde ele alınmasına katkı sunmayı hedefledik.
O ziyarette Tuzla’daki temaslarımız sırasında, Srebrenitsa Soykırımı’nın 30. yılında Ankara’da uluslararası bir program gerçekleştirilmesi fikrini de değerlendirdik.
İki yıl sonra bu düşünce gerçekleşti. 1–2 Temmuz 2025’te ASBÜ ev sahipliğinde, Tuzla Üniversitesi iş birliğiyle Srebrenitsa Soykırımı’nın 30. Yılı Uluslararası Düşünme ve Anma Programı gerçekleştirildi.
Şimdi 2026 Saraybosna ziyaretinde yeniden aynı meseleleri konuşuyoruz. Ben bunu süreklilik bakımından önemli görüyorum. Çünkü üniversitenin görevi bir defa program yapıp fotoğraf vermek değildir. Hafızaya sadakat, devamlılık ister.
Bu sebeple önümüzdeki dönemde Aliya, Srebrenitsa ve Balkanlarda birlikte yaşama meselelerini daha kalıcı akademik yapılara dönüştürmenin yollarını aramalıyız.
TYB’nin Balkan Yolları: Edirne’den Mostar’a
Bu Saraybosna seyahatinde zihnime gelen hatıralardan biri de 2018 yılı oldu.
Türkiye Yazarlar Birliğinin kuruluşunun 40. yılı vesilesiyle merhum D. Mehmet Doğan ağabeyle birlikte büyük bir kültür yolculuğuna çıkmıştık: Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı
30 Nisan–9 Mayıs 2018 tarihleri arasında yapılan bu yolculuk Edirne’den başladı; Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Kosova, Arnavutluk, Karadağ ve Bosna-Hersek güzergâhında devam etti.
Yazarlar… Şairler… Akademisyenler… Gazeteciler… Sanatçılar… Şehir şehir dolaştık.
Şiir söyledik. Konferans verdik. Edebiyat konuştuk. Türkçenin Balkanlardaki izlerini takip ettik. Mostar’a, oradan Saraybosna’ya ulaştık.
Kervanın Saraybosna programında D. Mehmet Doğan ağabey “Kaşgar’dan Balkanlara Türkçe” başlıklı konuşmasını yaptı; programın ardından Aliya İzzetbegoviç’in kabri de ziyaret edildi.
Şimdi, sekiz yıl sonra yeniden Kovači’deyim. Mehmet Doğan ağabey artık aramızda değil. Fakat o yolculuk zihnimde.
Edirne’den başlayan otobüs… Prizren… Üsküp… İşkodra… Blagay… Mostar… Saraybosna… Ve Aliya’nın kabri…
İnsan bazı yolculukların değerini yıllar geçtikçe daha iyi anlıyor. 2018’de yaptığımız şey aslında yalnız bir kültür gezisi değildi. Anadolu ile Balkanlar arasındaki kültür damarının hâlâ canlı olduğunu göstermekti.
Buhara’dan İpek’e: Âkif’in İzinde Türkistan’dan Balkanlara
Yine bu seyahatte zihnim 2023 yılına gitti. Mehmed Âkif Ersoy’un doğumunun 150. yılıydı. TYB, ASBÜ ve paydaş kurumlarla birlikte programımızın adını özellikle: “Buhara’dan İpek’e” koymuştuk.
Çünkü Âkif’in hikâyesi bizi bir taraftan Türkistan’a, diğer taraftan Balkanlara götürüyordu.
Programlar Buhara’dan Bakü’ye; Kosova’dan Kuzey Makedonya’ya; Burdur’dan Ankara’ya uzandı. TYB kayıtlarında 2023 Kasım-Aralık döneminde Buhara, Bakü, Kosova, Makedonya, Burdur ve Ankara’daki toplantılar açık biçimde yer almaktadır. ASBÜ de bu programların kurumsal ortaklarından biriydi.
Üsküp’te yapılan panelde oturum başkanlığını üstlendim; ardından program Kosova’da devam etti.
Bu yolculukta Âkif’in ana yurdu Buhara’dan sonra baba ocağı İpek (Şuşitsa köyünü) görmek ayrıca anlamlıydı. Çünkü Âkif’in şiirindeki millet tasavvurunu yalnız bugünkü Türkiye sınırları içinde anlayamayız.
Onun dünyasında: Balkanlar vardır. Şam vardır. Buhara vardır. Kahire vardır. İstanbul vardır. Anadolu vardır. Türk-İslam coğrafyası vardır.
Dolayısıyla 2023’te Buhara’dan İpek’e yaptığımız fikrî yolculukla bugün Saraybosna’da Aliya’nın kabri başındaki düşüncelerim aslında aynı meselede birleşiyor: Medeniyet coğrafyamızın parçalarını yeniden birbirine konuşturmak.
Makedonya ve Kosova: Balkanları Haritadan Değil Yüzlerden Okumak
Balkanları yalnız Saraybosna’dan ibaret görmemek gerekir. Benim Makedonya ve Kosova ziyaretlerimde de hep aynı duygu vardı: Bu coğrafyada tarih mimariden önce insanda yaşıyor.
Üsküp’te bir kelimede… Prizren’de bir türkünün içinde… Kosova’da Âkif’in aile hikâyesinde… Bir cami avlusunda… Eski bir mezar taşında… Türkçe söylenen bir deyimde… Balkanlar size “buradayım” diyor.
Bu sebeple Balkan araştırmalarını başkent merkezli diplomatik temaslardan ibaret bırakmamalıyız. Köylere… Tekkelere… Medreselere… Arşivlere… Yerel yazarlara… Hafızlara… Aile hikâyelerine… Şehirlerin hafızasına ulaşmalıyız.
Bazen bir yaşlı insanın hafızasında arşivde bulunamayacak bilgi vardır. Hafız Vehbija ile konuşurken de bunu tekrar hissettim.
TYB’nin Yapabildiği Şeyi Kurumlarımız Büyütmeli
Türkiye Yazarlar Birliği yıllardır Balkanlara yazar, şair ve fikir adamı götürüyor. Şiiri coğrafyayla buluşturuyor. Türkçeyi tarihî mekânlarında yeniden seslendiriyor.
ASBÜ ise bunun akademik boyutunu büyütmeye gayret ediyor. Bu iki tecrübe birbirinden kopuk değildir. Biri kültür diplomasisi ise diğeri akademik diplomasi. Biri hafızayı edebiyatla canlı tutuyorsa diğeri araştırmayla kalıcılaştırabilir.
Bence önümüzdeki yıllarda şu tür çalışmalar yapılabilir:
Aliya İzzetbegoviç Araştırmaları Programı; Aliya’nın eserlerinin felsefe, siyaset bilimi, hukuk, din bilimleri ve eğitim açısından her yıl farklı temalarla ele alınması…
Srebrenitsa Hafıza Çalışmaları Merkezi veya Programı; Belge, sözlü tarih, hukuk kararları ve akademik araştırmaların bir araya getirildiği dijital bir merkez…
Balkanlar Birlikte Yaşama Yaz Okulu; Türkiye, Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve diğer ülkelerden öğrencilerin katılımıyla…
Ebû Hanîfe–Aliya Birlikte Yaşama Dersleri; Hanefî hukuk ve düşünce geleneğinin Balkan tarihindeki yeri ile Aliya’nın çoğulcu Bosna tasavvurunun birlikte okunması…
Balkanlarda Türkçe ve Medeniyet Hafızası Projesi; Türkçe kökenli kelimeler, mevlidler, yazmalar, kitabeler, mezar taşları, sözlü tarih ve edebî metinlerin dijital haritalandırılması…
Edirne’den Saraybosna’ya Akademik Kültür Kervanı; 2018’de TYB olarak yaptığımız yolculuğun üniversite gençliğiyle yeniden kurgulanması…
Böylece geçmişin güzel hatırası geleceğin kurumsal modeline dönüşebilir.
Aliya ve İslam Dünyasının Bugünkü Krizi
Aliya bugün yaşasaydı İslam dünyasına ne söylerdi? Elbette onun adına konuşamayız.
Fakat kitaplarından hareketle bazı sonuçlar çıkarmak mümkün. Bence ilk söyleyeceği şeylerden biri şu olurdu: Sorunlarımızın tamamını dışarıya yüklemeyin.
Evet, sömürgecilik vardır. Evet, emperyalizm vardır. Evet, İslam coğrafyasının maruz kaldığı çifte standartlar vardır. Evet, Filistin vardır. Evet, savaşlar ve müdahaleler vardır.
Fakat bunların varlığı içerideki sorunlarımız hakkında bizi susmaya mecbur etmez. Cehalet… Liyakatsizlik… Mezhepçilik… Kabilecilik… Yolsuzluk… Otoriterlik… Bilim üretimindeki zayıflık… Kadınların ve gençlerin eğitim imkânlarının yeterince değerlendirilememesi… Üniversitelerin düşünce üretmek yerine tekrara düşmesi… Eleştirel zihne tahammülsüzlük…
Bunları konuşmadan İslam dünyasının gerçek bir yenilenme yaşaması mümkün değildir.
Aliya’nın “eleştirel düşünme” çağrısı bu yüzden son derece radikaldir. Çünkü gerçek eleştirel düşünce önce başkasını değil kendini sorgulatır.
Yeniden İhya: Taklit Etmeden Öğrenmek
Bana göre Aliya’nın Batı karşısındaki tavrının en kıymetli yönlerinden biri de budur. Batı’yı şeytanlaştırmaz. Ama kutsamaz da.
Bilimini öğrenir. Felsefesini okur. Edebiyatını bilir. Dostoyevski’den Bergson’a, Spengler’den çağdaş düşünceye geniş bir okuma dünyası vardır. Aliya’nın gençlik yıllarında Batı edebiyat ve felsefesini yoğun biçimde okuduğunu görmekteyiz.
Fakat öğrenmek ile teslim olmak arasına sınır koyar. Bugün İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu zihniyet de budur.
Yapay zekâyı öğrenelim. Kuantum teknolojisini öğrenelim. Biyoteknolojiyi öğrenelim. Modern üniversiteyi öğrenelim. Hukukun üstünlüğünü, kurumsal yönetimi, bilim metodolojisini, verimliliği, şehir planlamasını öğrenelim.
Ama bunları öğrenirken kendi insan tasavvurumuzu kaybetmeyelim. Başkasının makinesini almak başka şeydir; başkasının zihninin kopyası olmak başka şey. Aliya’nın “yenilenme” fikrini günümüze taşırsak benim anladığım budur.
Geçmişi Kutsamak da Geçmişten Kopmak da Çözüm Değil
İslam dünyasında iki kolaycılık hâlâ çok güçlü.
Birincisi: “Biz geçmişte büyük bir medeniyettik.” Doğru. Ama bu cümle bugünün sorununu çözmez.
İbn Sina’nın bin yıl önce büyük hekim olması bugün bizim hastanemizi daha iyi hâle getirmez.
Harezmî’nin matematikte devrim yapması bugünkü yapay zekâ yarışında bize otomatik üstünlük sağlamaz.
Farabî’nin büyük filozof olması bugünkü üniversitelerimizi kendiliğinden kaliteli yapmaz.
Tarih bize öz güven verir. Fakat bugünün emeğinin yerine geçmez.
İkinci kolaycılık ise: “Kurtulmak için tamamen Batılılaşmalıyız.” Bu da yanlış. Kendine yabancılaşan toplum üretici olamaz. Taklitçi olur.
Aliya’nın üçüncü yolu burada kıymetlidir: Kendin kalarak çağdaşlaşmak. Belki bugün buna: Kökleri olan yenilikçilik demeliyiz.
Aliya’nın Mezarı Başında Asıl Soru
Kovači’de Aliya’nın mezarı başında düşündüğümde, bütün meselelerin sonunda aynı soruya vardığımı gördüm: Nasıl insan yetiştireceğiz?
Çünkü kötü eğitimli insanın eline teknoloji verdiğinizde tehlikeyi büyütebilirsiniz.
Ahlâksız insana güç verdiğinizde zulmü büyütebilirsiniz.
Eleştirel düşünemeyen insana sosyal medya verdiğinizde manipülasyonu büyütebilirsiniz.
Fanatik insana tarih öğrettiğinizde geçmişten yeni düşmanlıklar üretebilir.
Ama: ahlâklı, eleştirel düşünen, kendi medeniyetini bilen, başkasına saygı gösterebilen, bilim üreten, adaleti önemseyen, özgüvenli fakat kibirsiz bir insan yetiştirebilirseniz… Medeniyet kurabilirsiniz.
Aliya’nın kitaplarının özündeki mesele bana göre budur.
Srebrenitsa’dan Çıkarılacak En Büyük Ders: Kimse Yalnız Kalmamalı
Hafız Vehbija’nın Türkiye hakkındaki sözleri bu yüzden ayrıca anlam taşıyor. “Türkiye güçlü olursa biz de güçlü hissediyoruz.”
Çünkü Bosna’nın yakın tarihi bize yalnız soykırımı değil, yalnız bırakılmanın ne demek olduğunu da öğretiyor.
Srebrenitsa’da yaşananların hafızası, uluslararası toplumun koruma iddiası ile fiilî yetersizliği arasındaki uçurumu da içinde taşır.
Bu sebeple Türkiye’nin Balkanlara yönelik yaklaşımı hamasetten uzak, akıllı, kalıcı ve barışçı olmalıdır.
Bosna’yı başka halklara karşı desteklemek değil; Bosna-Hersek’in bütünlüğünü, çoğulculuğunu ve barışını desteklemek…
Boşnakların güvenliğini önemserken bölgedeki bütün insanların hukukunu savunmak…
Kültürel yakınlığı yeni gerilimler üretmenin değil, diyalog kurmanın vasıtası yapmak…
Bana göre Aliya’ya sadakat de budur. Çünkü onun savunduğu Bosna tek renkli bir Bosna değildi.
Bosna’nın Geleceği Balkanların Geleceğidir
Aliya 2001 Oxford konuşmasında Bosna’nın geleceği konusunda iyimser olduğunu söylerken, onu çok uluslu ve çok kültürlü bir toplum olarak görmeye devam ediyordu.
Bu son derece önemlidir. Bosna başarılı olursa dünyaya şu mesajı verir: Farklı kimlikler aynı devlet içinde yaşayabilir.
Bosna başarısız olursa: “Farklı olanlar birlikte yaşayamaz.” iddiasını savunan radikaller güçlenir.
Bu yüzden Bosna yalnız Bosna değildir. Bir fikirdir. Balkanların laboratuvarıdır. Avrupa’nın vicdan testidir. İslam dünyasının Avrupa içindeki tecrübesidir. Doğu ile Batı’nın buluşma sınavıdır. Ve bu nedenle Bosna’nın barışı bütün dünyanın meselesidir.
2018’den 2026’ya: Değişen Şehir, Değişmeyen Soru
2018’de D. Mehmet Doğan ağabeyle Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı’nda bu coğrafyadan geçerken başka bir zamandaymışız.
2023’te Buhara’dan İpek’e Âkif’in izinde Kosova ve Makedonya’ya geldiğimizde Balkanları tekrar başka bir pencereden okuduk.
2023’te Tuzla’da Srebrenitsa’yı akademik zeminde konuştuk.
2025’te soykırımın 30. yılında Ankara’da hafızayı yeniden canlı tuttuk.
2026’da şimdi yeniden Saraybosna’dayım.
Ve Aliya’nın kabri başında aynı soruya dönüyorum: Bir arada yaşamak mümkün mü?
Yıllar önce yazdığım “Bir Arada Yaşama Felsefesi ve Balkanlar Örneğinde Bir Öneri” makalesinin sorusu buydu.
Ebû Hanîfe üzerine kitabımın temel meselelerinden biri buydu.
TYB’de yaptığımız eleştirel düşünce seminerlerinin hedeflerinden biri buydu.
“Türkçe: Müslümanlık Dili” yazısının arkasındaki hafıza sorusu buydu.
Srebrenitsa yazılarımda aradığım cevap buydu.
Ve bugün Aliya’nın kabrinde yine aynı noktaya geliyorum.
Evet. Bir arada yaşamak mümkündür.
Fakat kendiliğinden olmaz. Hukuk ister. Adalet ister. Hafıza ister. Eğitim ister. Eleştirel düşünce ister. Müsamaha ister. Ve hepsinden önce ahlâk ister.
Aliya’nın Dostundan Bize Kalan Cümle
Hafız Vehbija ile sohbetimizin ardından düşündüğüm bir başka husus da şu oldu: Biz tarihî kişilikleri genellikle kitaplardan tanıyoruz. Fakat onların arkadaşları gittikçe azalıyor.
Bir müddet sonra Aliya’yı gerçekten görmüş, onunla konuşmuş, savaşı onunla yaşamış kuşaktan kimse kalmayacak.
Bu yüzden bugün yapılması gereken önemli işlerden biri de Aliya’nın yaşayan şahitlerinin sözlü tarih kayıtlarının oluşturulmasıdır.
Hafız Vehbija gibi isimlerle kapsamlı kayıtlar yapılmalı. Aliya’nın gündelik hayatı… İnsanlarla ilişkisi… Savaş günlerindeki tavrı… Dua ettiği anlar… Karar verme biçimi… Öfkelendiği meseleler… Ümitleri… Hayal kırıklıkları…
Bütün bunlar gelecek nesiller için kayıt altına alınmalıdır. Çünkü büyük şahsiyetlerin resmî biyografileri vardır.
Bir de dostlarının bildiği insan tarafları. Tarih ikisine de muhtaçtır.
Yeni Bir Aliya Okuma Programına İhtiyacımız Var
Aliya’yı sadece ölüm yıldönümünde anmak yerine Türkiye’de ve Balkanlarda yeni nesiller için sistematik okuma programları yapılabilir. Örneğin dört yıllık bir çevrim:
Birinci yıl: Doğu ve Batı Arasında İslam — insan, kültür ve medeniyet.
İkinci yıl: Özgürlüğe Kaçışım — hürriyet, eleştirel düşünce ve ahlâk.
Üçüncü yıl: İslam Deklarasyonu ve İslami yenilenme tartışmaları — tarihî bağlam, reform ve modernleşme.
Dördüncü yıl: Aliya’nın devlet adamlığı, Bosna savaşı, Dayton, çoğulculuk ve birlikte yaşama.
Böylece sloganlardan Aliya’ya değil; metinlerden Aliya’ya ulaşabiliriz.
Çünkü bir düşünürü sevmenin en doğru yolu, onu gerçekten okumaktır.
Üniversitelerin Vazifesi: Hatırayı Bilgiye Çevirmek
Üniversitelerin Balkanlar konusunda özel bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum.
Diplomasi ilişkileri hükümetler arasında değişebilir. Siyaset dalgalanabilir.
Ama üniversiteler arasındaki ilişki daha uzun ömürlü olabilir. Bir öğrenci değişimi otuz yıl sonra bakanlar arasında ilişkiye dönüşebilir.
Ortak doktora yapan iki genç, yıllar sonra ülkelerinin bilim kurumlarını yönetebilir.
Birlikte kurulan arşiv, yüz yıl sonra bile araştırmacıya hizmet edebilir.
Bu sebeple akademik diplomasi, Balkanlarda barışın en güçlü fakat yeterince kullanılmayan araçlarından biridir.
ASBÜ’nün Saraybosna temaslarını ben biraz da bu bakımdan önemsiyorum.
Bugün yapılan bir protokolü yarının ortak araştırmasına; ortak araştırmayı ortak kitaba; ortak kitabı ortak hafızaya çevirmek gerekir.
Hafıza ile Gelecek Arasında
Bosna yalnız geçmişiyle ilgilenirsek bir müzeye dönüşür.
Yalnız gelecekle ilgilenip geçmişini unutursak kimliğini kaybeder.
Doğru olan yol ikisini birlikte taşımaktır.
Srebrenitsa’yı unutmayacağız. Ama Bosnalı gencin yapay zekâ eğitimi almasını da düşüneceğiz.
Gazi Hüsrev Bey’i anlatacağız. Ama Bosna’daki çağdaş üniversitelerin bilim üretimini de güçlendireceğiz.
Aliya’yı okuyacağız. Ama yeni Aliyaların yetişmesi için özgür düşünce ortamı da oluşturacağız.
Türkçenin Balkanlardaki altı asırlık izlerini araştıracağız. Ama gençlerin İngilizce, Türkçe, Boşnakça ve dünya bilim dillerine hâkim olmasını da sağlayacağız.
Tarih ile gelecek arasında doğru ilişki budur.
Saraybosna’dan Dönerken
Saraybosna’ya tepeden baktığınızda şehir sakin görünür.
Dağların arasına yerleşmiş evler… Minareler… Kubbeler… Kiliseler… Eski ve yeni binalar… Oysa bu sakin manzaranın altında çok ağır bir tarih vardır.
Belki Balkanların bize verdiği en büyük ders budur: Barış tabiî hâl değildir. Barış korunması gereken bir emektir. Bir arada yaşamak da öyle.
Her nesil yeniden öğrenmelidir. Her nesil yeniden inşa etmelidir. Ve her nesil kendi nefret üreticilerine karşı uyanık olmalıdır.
Hacı Bayram’dan Getirdiğim Selâmı Aliya’ya Bırakırken
Kovači’de Aliya’nın mezarı başındaki ilk cümleme dönüyorum: “Hacı Bayram diyarından sana selâm getirdim.” Şimdi düşünüyorum da belki o selâm aslında bir emanet alışverişiydi.
Anadolu’dan Bosna’ya bir selâm götürdüm. Bosna’dan da Anadolu’ya bazı sorular götürüyorum: Eleştirel düşünebiliyor muyuz? Farklı olanla yaşayabiliyor muyuz? Geçmişimizi hatırlarken geleceği kurabiliyor muyuz? Gücü adaletle birleştirebiliyor muyuz? Dindarlığımız ahlâkımızı çoğaltıyor mu? Üniversitelerimiz hakikati arayacak kadar hür mü? Gençlerimizi taklitçi değil üretici yetiştirebiliyor muyuz? Acımızı başkasına karşı nefret değil, başkasının acısını anlama imkânına dönüştürebiliyor muyuz?
Bence Aliya’nın gerçek mirası bu sorulardır. Onu yalnız güzel sözlerin sahibi bir “Bilge Lider” olarak anarsak ona haksızlık ederiz.
Aliya bizi rahatsız eden bir düşünürdür. Soru sordurur. Kendi dünyamıza ayna tutar. Batı’yı eleştirirken Doğu’yu mazur görmez. Dini savunurken aklı susturmaz. Milletini savunurken başkasının varlığını inkâr etmez. Savaşırken birlikte yaşama idealini bütünüyle terk etmez.
Ve büyük acılar yaşamış bir toplumun içinden bize şu ağır emaneti bırakır: Unutma.
Ama yalnız acıyı unutma demiyor. Unutmanın neye yol açtığını da unutma.
İnsanın insana neler yapabileceğini unutma. Propagandanın nelere dönüşebileceğini unutma.
Hukuksuzluğun ilk küçük adımlarını unutma. Komşunun bir gecede düşman yapılabileceğini unutma.
Uluslararası kurumların da hata yapabileceğini unutma.
Ve en önemlisi: İnsanlığını unutma.
Belki “unutulan soykırım tekrarlanır” sözünün en derin manası budur.
Soykırımı unutmamak yalnız ölüleri hatırlamak değildir. İnsanın insana karşı sorumluluğunu unutmamaktır.
Bugün bize düşen Aliya’nın mezarı başında hüzünlenmekten daha fazlasıdır. Onun eserlerini okutmak…
Srebrenitsa’yı araştırmak… Gençleri buluşturmak…
Balkanların dillerini öğrenmek… Arşivleri korumak…
Eleştirel düşünceyi yaygınlaştırmak…
Ebû Hanîfe’nin müsamaha ve hukuk mirasını yeniden düşünmek…
Türkçenin Balkanlardaki medeniyet hafızasını araştırmak…
TYB’nin kültür kervanlarını, ASBÜ’nün akademik çalışmalarını ve üniversiteler arası iş birliklerini kalıcılaştırmak…
Ve bir gün başka bir neslin Kovači’ye geldiğinde yalnız mezarlara bakıp ağlamasını değil, şu cümleyi de kurabilmesini sağlamak: “Onların yaşadığı acıdan insanlık ders çıkardı.”
İşte o zaman Aliya’yı gerçekten anlamış oluruz.
İşte o zaman Srebrenitsa’yı gerçekten anmış oluruz.
İşte o zaman Edirne’den Mostar’a, Buhara’dan İpek’e, Ankara’dan Saraybosna’ya uzanan bütün bu seyahatler birer hatıra olmaktan çıkar ve medeniyetin yeniden birbirini bulduğu yollara dönüşür.
Saraybosna’dan ayrılırken yanımda taşıdığım asıl şey de budur: Bir şehrin hatırası değil, bir düşünürün sorusu.
Bir devlet adamının fotoğrafı değil, bir insanlık çağrısı.
Bir mezarın hüznü değil, geleceğe ilişkin bir vazife.
Ve Kovači’den Hacı Bayram diyarına dönerken içimden geçen son dua şudur: Allah Bosna’yı bir daha savaşla ve soykırımla imtihan etmesin.
Balkanların bütün halklarına barış, huzur ve adalet nasip etsin.
Türkiye ile Bosna-Hersek arasındaki kardeşliği ilimde, kültürde, ahlâkta ve insan yetiştirmede daha da güçlendirsin.
Ve bizi geçmişin acılarını yeni düşmanlıkların değil, daha adil bir dünyanın kurucu hafızasına dönüştürebilenlerden eylesin.
Çünkü Aliya’nın şehrinden geriye kalan en büyük ders belki de budur: Hafıza geçmişe dönmek için değil, gelecekte aynı karanlığa bir daha düşmemek içindir.
