Hacı Bayram Diyarından Sarı Saltuk’un Diyarına…
Hafıza peşinde yol düşünceleri
Bazen yolculuklar bir şehirden başka bir şehre gitmek değildir sadece bir hafızanın peşine düşmektir. İnsan bazen kilometreleri değil, zamanın katmanlarını aşar. Bir havaalanından diğerine değil; bir hafızadan başka bir hafızaya, bir medeniyet havzasından aynı medeniyetin başka bir ucuna yolculuk eder.
II. Uluslararası Anadolu Akademik Çalışmalar Sempozyumu vesilesiyle Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Saraybosna’ya uzanan yolculuğumda da böyle yolculuk oldu.
Ankara’dan ayrılırken zihnimde Hacı Bayram-ı Velî’nin şehri vardı. Saraybosna’ya yaklaştıkça ise Sarı Saltuk’un ve Aliya İzzetbegoviç’in şehri beliriyordu. Bir tarafta Anadolu irfanının merkezlerinden Hacı Bayram; diğer tarafta Balkanların İslam ile şereflenmesinin mimarı ve XX. yüzyılın büyük imtihanlarından geçmiş bir coğrafyanın içinden yükselen bilge ve mütefekkir devlet adamı Aliya… Arada İstanbul… Asırlar boyunca Balkanlar’a açılan kapımız.
Böyle bakıldığında Ankara–İstanbul–Saraybosna hattı yalnızca bir uçuş güzergâhı değildi benim için. Hacı Bayram’dan Eyüp Sultan’a, oradan Balkanların dağlarına, Drina’nın, Bosna’nın ve Neretva’nın taşıdığı hatıralara ulaşan büyük bir tarih ve gönül coğrafyasının yeniden okunmasıydı.
Saraybosna’ya inerken insanın ilk fark ettiği şeylerden biri şudur: Bu şehir kendisini hemen ele vermez. Dağların arasına çekilmiş gibidir. Fakat biraz yürüdüğünüzde minareleri, kubbeleri, kilise kuleleri, eski mezarlıkları, Avusturya-Macaristan mimarisini, Osmanlı çarşısını, modern yapıları ve yakın savaşın kurşun izlerini aynı kadrajda görürsünüz.
Saraybosna adeta tarihin aynı sayfaya farklı alfabelerle yazdığı bir şehirdir. Ve bu şehirde hafıza, geçmişte kalmış bir şey değildir. Hafıza burada hâlâ yaşamaktadır.
Aliya’nın Kabrinde: Hacı Bayram Diyarından Bir Selam
Sempozyum programı başlamadan önce yapmak istediğim ilk şeylerden biri, Bosna-Hersek’in bağımsızlık mücadelesinin lideri ve çağımızın büyük Müslüman mütefekkirlerinden Aliya İzzetbegoviç’in kabrini ziyaret etmek oldu.
Kabrinin başına vardığımda insan ister istemez susuyor. Çünkü bazı insanların mezarları yalnızca bir insanın istirahatgâhı değildir; bir milletin yaşadığı acıların, verdiği mücadelenin ve geleceğe bıraktığı vasiyetin de mekânıdır.
İçimden ona şöyle seslendim: “Selam sana Aliya… Hacı Bayram diyarından sana selam getirdim. Anadolu’dan, Ankara’dan, seni unutmayan insanların yurdundan selam getirdim.”
Sonra eserleri geldi aklıma. Doğu ve Batı Arasında İslam… İslam Deklarasyonu… İslami Yeniden Doğuşun Sorunları… Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar… Tarihe Tanıklığım… Konuşmaları, makaleleri, hatıraları…
Aliya’nın bugün hâlâ okunmasının sebebi yalnızca Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı olması değildir. Devlet adamlığı onun hayatının yalnızca bir safhasıdır. Aliya’yı kalıcı kılan asıl taraf, insanı, özgürlüğü, ahlakı, dini, medeniyeti, Doğu’yu ve Batı’yı aynı düşünce ufkunda tartışabilmiş olmasıdır. Doğu ve Batı Arasında İslam, daha 1984’te İngilizce yayımlanmış, 1988’de Aliya henüz hapisteyken Boşnakça baskısını görmüş; hapishane yıllarında tuttuğu on üç küçük defter ise daha sonra Özgürlüğe Kaçışım adıyla kitaplaşmıştır.
Doğu ile Batı Arasında İnsan
Doğu ve Batı Arasında İslamı yeniden düşündüğümde, aslında kitabın merkezinde yalnız İslam’ın değil, insanın bulunduğunu görüyorum.
Aliya, insanı yalnızca üreten, tüketen, hesaplayan, maddi ihtiyaçları bulunan bir varlık olarak görmez. Fakat onu yalnızca dünyadan el etek çekmiş soyut bir ruh olarak da düşünmez.
İnsan topraktandır ama göğe bakar. Beden taşır ama anlam arar. Üretir fakat dua da eder. Bilim yapar fakat sanat da meydana getirir. Kanun koyar fakat vicdanın sesini de duymak zorundadır.
Aliya’nın Doğu ile Batı arasındaki büyük muhasebesinin merkezinde bu bütün insan vardır. Modern Batı medeniyetinin maddi, bilimsel ve teknolojik kudretini görür; fakat insanın yalnız maddeden ibaret kılınmasına itiraz eder. Öte yandan ruhu merkeze alırken dünyayı terk eden bir mistisizme de mesafe koyar.
İslam’ı tam burada, insanın maddi ve manevi iki yönünü birbirinden koparmayan bir tevhid ve denge imkânı olarak okur.
Belki bugün, yapay zekânın, biyoteknolojinin, dijitalleşmenin, savaş teknolojilerinin ve küresel ekonomik ağların insan hayatını yeniden şekillendirdiği bir çağda Aliya’yı yeniden okumamızın sebebi de budur: Teknoloji ilerlerken insan da ilerliyor mu? Bilgi çoğalırken hikmet de çoğalıyor mu? Gücümüz artarken ahlakımız da güçleniyor mu?
Aliya’nın soruları eskimedi. Belki bugün daha da büyüdü.
Zindanda Kaybedilmeyen Hürriyet
Özgürlüğe Kaçışım ise bana her okuyuşta başka bir hakikati hatırlatır: İnsan bazen dışarıda olduğu hâlde esirdir; bazen de zindanda olduğu hâlde hürdür.
Aliya’nın hapishane defterleri; hayat, kader, din, siyaset, okuduğu kitaplar, Batı ve İslam dünyası üzerine düşüncelerle doludur. Bu notların daha sonra kitaplaşması, onun fizikî hapsedilmişlik karşısında düşünceyi bir iç hürriyet alanına dönüştürebildiğini gösterir.
Hapishane kapısı insanın bedenini kapatabilir. Fakat düşünmesini engelleyemiyorsa onu bütünüyle esir alamaz.
Bu yüzden Aliya’nın özgürlük anlayışı yalnız siyasî değildir. Ahlakîdir. Varoluşsaldır. Vicdanîdir.
İslam Deklarasyonu ve Yeniden Doğuş Meselesi
İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları ise başka bir Aliya’yı gösterir: Müslüman dünyanın içine bakarak konuşan, gerilemenin sebeplerini yalnız dışarıdaki düşmanlarda aramayan, Müslümanın kendi ahlakî, fikrî ve eğitimsel zaaflarıyla da yüzleşmesi gerektiğini düşünen Aliya’yı…
Onun düşüncesindeki “yeniden doğuş”, benim okumamda, yalnızca siyasî iktidar talebi değildir. Önce insanın kendisini yenilemesi, düşüncenin donmuş kalıplardan kurtulması, ahlakın yeniden hayatın merkezine yerleşmesi gerekir.
İslam’ın geleceği, Müslümanın niteliğinden bağımsız düşünülemez. Medeniyetler yalnız sloganla kurulmaz. İnsan yetiştirerek kurulur.
Tarihe Tanıklık Etmek
Tarihe Tanıklığım ise düşünür Aliya ile devlet adamı Aliya’nın tecrübelerinin kesiştiği yerde durur.
Bir filozofun teorik olarak tartıştığı özgürlük, adalet, savaş, barış, insanlık ve ahlak meseleleri bir anda gerçek insanların ölüm kalım meselesi hâline gelmiştir.
İşte Bosna, Aliya’nın düşüncelerinin laboratuvarı değil, imtihanı olmuştur.
Bir arada yaşama düşüncesini savunmak kolaydır. Fakat eviniz bombalanırken bunu savunabilmek başka bir şeydir.
Adaletten konuşmak kolaydır. Fakat size zulmeden karşısında dahi adalet duygusunu kaybetmemeye çalışmak çok daha büyük bir ahlakî imtihandır.
Aliya’yı “Bilge Lider” yapan belki de bu noktadır. Bilgeliği iktidara rağmen korumaya çalışması…
Bosna Bize Ne Söylüyor?
Aliya’nın kabrinden ayrılırken zihnimde şu soru vardı: Bosna’yı gerçekten ne kadar tanıyoruz? Bosna’yı seviyoruz. Fakat sevmek ile bilmek aynı şey değildir.
Bir yere kardeşim demek kolaydır; kardeşliğin tarihini, dilini, kırılmalarını, mezheplerini, tekkelerini, şiirini, şehirlerini, hatıralarını ve bugün karşı karşıya bulunduğu meseleleri araştırmak ise emek ister.
Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Saraybosna Büyükelçimiz Sn. Emin Akseki ile gerçekleştirdiğimiz görüşmede üzerinde durduğumuz hususlardan biri de tam olarak buydu.
Türkiye ile Bosna-Hersek arasında sıradan bir diplomatik münasebetten daha derin bir kardeşlik hukuku bulunuyor. Fakat bu hukukun yalnız duygusal hatırlamalara bırakılmaması; üniversiteler, araştırma merkezleri, kültür kurumları, sivil toplum kuruluşları ve gençler arasında kurumsallaştırılması gerekiyor.
Büyükelçimizin de ifade ettiği üzere Türkiye’nin Bosna-Hersek’e olan ilgisi, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bölgeye verdiği özel önem ve iki halk arasındaki tarihî yakınlık Bosna’da yakından takip ediliyor. Görüşmemizde yükseköğretimden ortak araştırmalara, Srebrenitsa hafızasından ASBÜ’nün Sosyokent, SAYE ve kreatif endüstriler modellerine kadar geniş bir alanda yeni iş birliklerini değerlendirdik.
Fakat benim zihnimde şu cümle özellikle yer etti: Buraları sevdiğimiz kadar tanımak zorundayız. Çünkü bilgiyle tahkim edilmeyen kardeşlik, zamanla yalnız hatıraya dönüşebilir.
Bosna Nasıl Müslüman Oldu?
Saraybosna’da yaptığımız sohbetlerin en ilgi çekici taraflarından biri de Bosna’nın İslamlaşma tarihi üzerine oldu.
Bizde yaygın bir anlatı vardır: Fatih Sultan Mehmed Bosna’yı fethetti; Bosna Müslüman oldu.
Bu cümle bütünüyle yanlış değildir ama oldukça eksiktir. Çünkü Balkanlarda İslam’ın hikâyesi bir günde başlamadığı gibi bir fermanla da tamamlanmamıştır.
Osmanlı hâkimiyetinden önce Balkan coğrafyasında Müslüman dervişlerin, tüccarların ve seyyahların dolaştığına dair tarihî ve menkıbevî hafızalar vardır. Bunların en dikkat çekici isimlerinden biri Sarı Saltuk’tur.
Sarı Saltuk’un XIII. yüzyılda Balkanlar’daki faaliyetleri tarihî kaynaklar ile menkıbelerin birbirine karıştığı büyük bir hafıza oluşturmuştur. Saltuknâme, onun Rumeli’deki seyahatlerini anlatır; Blagay/Blagaj dâhil Balkanların farklı noktalarında Sarı Saltuk’a izafe edilen makam ve türbeler bulunmaktadır. Ancak burada tarih ile menkıbeyi birbirinden ayırmak gerekir: Sarı Saltuk hafızası, Osmanlı öncesi Balkan İslamlığının önemli sembollerinden biridir; fakat Bosna’nın bütün İslamlaşmasını tek başına ona bağlamak ilmî olarak isabetli olmaz.
Blagaj’daki tekkeyi düşündüğümde bile insan bunu hissediyor. Su kaynağının yanı başına kurulmuş tekke, aslında Balkanlarda İslam’ın yalnız askerî fetihle değil, dervişin dili, tekkenin sofrası, vakfın merhameti ve gündelik hayatın ahlakıüzerinden de kökleştiğini hatırlatan sembolik bir mekân gibidir.
Fakat Bosna’da kalıcı İslamî kurumsallaşmanın asıl büyük safhası Osmanlı hâkimiyetiyle başladı.
İsa Bey’den Gazi Hüsrev Bey’e
Saraybosna’nın şehirleşme tarihinde İsa Bey İshaković müstesna bir yere sahiptir.
Kaynaklar, İsa Bey’in Sarajevo’daki erken dönem tekke ve vakıf yapılanmasını XV. yüzyılın ikinci yarısına, yaklaşık 1462dolaylarına tarihlendirir. Böylece cami, tekke, imaret, han, köprü ve çarşı birbirinden bağımsız yapılar olarak değil, aynı şehir tasavvurunun parçaları hâline gelir.
Daha sonra Gazi Hüsrev Bey ile Saraybosna adeta yeni bir merhaleye ulaşır. Cami… Medrese… Kütüphane… Han… Hamam… İmaret… Çarşı… Bunların her biri yalnız mimari eser değildir.
Bir medeniyetin insan, bilgi, ticaret ve ibadet arasında kurduğu ilişkinin maddi tezahürüdür. Gazi Hüsrev Bey’in vakıfları XVI. yüzyıl Saraybosna’sının dinî, ilmî, ekonomik ve kültürel merkez hâline gelmesinde belirleyici olmuştur; 1537 tarihli vakfiyesiyle temelleri atılan kütüphanesi de bu ilim çevresinin kalıcı kurumlarından biridir.
İşte Osmanlı şehir tasavvurunun sırrı biraz da burada aranmalıdır: Caminin yanına medreseyi, medresenin yanına çarşıyı, çarşının yanına imareti, onların yanına tekkeyi koymak…
Yani insanı yalnız ibadet eden varlık olarak değil; okuyan, çalışan, üreten, paylaşan, misafir ağırlayan ve toplumsal bağ kuran bir bütün olarak görmek.
Tekkenin Balkanlardaki Sessiz Dili
Bosna’nın İslamlaşma tecrübesini yalnız camiler ve resmî kurumlar üzerinden okumak da eksik kalır. Tekke ve dergâhların rolü büyüktür.
Evliya Çelebi, XVII. yüzyılda Saraybosna’da oldukça geniş bir dinî ve tasavvufî hayat tasvir eder ve şehirde 47 tekke bulunduğunu kaydeder. Modern araştırmacılar bu rakamı ihtiyatla karşılamakta, Evliya’nın bazı özel zikir mekânlarını veya küçük yapıları da tekke saymış olabileceğini belirtmektedir. Fakat rakam ne olursa olsun, kaydın kendisi bile tasavvufî hayatın şehirde ne kadar görünür olduğuna işaret eder. Nakşibendîlik… Halvetîlik… Mevlevîlik… Kadirîlik… Bektaşîlik… ve başka tasavvuf yolları…
Balkanlar, Anadolu ve daha doğudaki İslam coğrafyaları arasında asırlar boyunca dolaşan bu irfan yolları, siyasî sınırların çok ötesinde bir gönül coğrafyası meydana getirmiştir.
Bu yüzden benim zihnimde Buhara–Bursa–Bosna
Buhara burada bir coğrafyadan fazlasıdır. Yesevî havzasını, Orta Asya irfanını, Hanefî-Mâtürîdî düşünce geleneğini ifade eder. Bursa, Anadolu’da şekillenen Osmanlı medeniyet tecrübesini temsil eder. Bosna ise bu birikimin Rumeli’de aldığı özgün şekildir.
Buhara’dan Bursa’ya, Bursa’dan Bosna’ya uzanan şey bazen bir insan değil, bir fikir; bazen bir kitap değil, bir usul; bazen bir mezhep değil, bir ahlak olmuştur.
Bogomiller Meselesi: Tarihin Kolay Cevaplara Direnişi
Bosna’nın İslamlaşmasını anlatırken sıkça karşımıza çıkan bir başka tez, Bogomiller meselesidir.
Bosna Kilisesi mensuplarının yahut Bogomil olarak nitelenen toplulukların inanç yapılarının İslam’a yakın olduğu ve bu sebeple Osmanlı hâkimiyetinden sonra kitlesel biçimde Müslüman oldukları uzun yıllardır tekrarlanan bir görüştür.
Fakat çağdaş tarih araştırmaları bu konuda çok daha ihtiyatlıdır. Bosna’nın İslamlaşması ne yalnız zor kullanma ile açıklanabilir ne de “Bogomiller zaten İslam’a yakındı, topluca Müslüman oldular” şeklindeki tek sebepli bir modelle.
Bugünkü araştırmalar daha ziyade XV. yüzyılın ikinci yarısından XVI. yüzyıl sonlarına uzanan tedricî bir dönüşümden söz eder: Osmanlı idarî düzeni, vakıf sistemi, şehirleşme, yeni iktisadî ve toplumsal imkânlar, tekkeler, ulema çevreleri, aile ve mahalle ilişkileri gibi birçok unsur birlikte etkili olmuştur.
Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü tarih, ideolojilerin hoşlandığı kadar basit değildir. Bir milletin din değiştirmesi, bir sabah kalkıp topluca başka bir inanca geçmesi değildir.
Din, insanın diline, mahallesine, ailesine, hukukuna, sanatına, ölüm ve doğum ritüellerine, yemek sofrasına ve zaman algısına yerleşerek nesiller içinde hayat olur. Bosna’da İslam’ın hikâyesi de böyledir.
Hanefîlik: Bir Fıkıh Mezhebinden Fazlası
Bosna sokaklarında dolaşırken yıllar önce üzerinde çalıştığım Ebû Hanîfe meselesi yeniden zihnime geldi.
Kültürel/Dinî Farklılık ve Ebû Hanîfe adlı kitabımda dinî çeşitlilik, farklılık, dışlayıcılık, kapsayıcılık, çoğulculuk ve bir arada yaşama meselelerini Ebû Hanîfe’nin düşünce dünyası üzerinden değerlendirmeye çalışmıştım. Eserde Ebû Hanîfe’nin yaklaşımının günümüzün kültürel ve dinî çoğulluk meseleleri bakımından ne ifade edebileceği üzerinde özellikle durmuştum.
Bosna’ya geldiğinizde bunun teorik bir tartışmadan ibaret olmadığını daha iyi görüyorsunuz. Çünkü Balkanlar tarih boyunca Müslümanların, Katoliklerin, Ortodoksların ve Yahudilerin yan yana bulunduğu bir coğrafyadır.
Burada “bir arada yaşama” güzel bir akademik kavram olmaktan çıkar. Bir hayat meselesi olur. Komşunuzun kim olduğu meselesidir. Çocuğunuzun hangi sokakta büyüyeceği meselesidir. Mezarlığınızın, kilisenizin, caminizin, okulunuzun güvenliği meselesidir.
Bu nedenle Hanefîliğin Balkanlarda bıraktığı izi yalnız ibadet hükümlerinde aramak bana eksik geliyor. Onu aynı zamanda farklılık karşısındaki hukuk ve ahlak dili, şehir tecrübesi ve gündelik hayatın müsamaha kültürü içinde okumak gerekir.
Yıllar Önce Yazdığım Bir Metnin İçine Yeniden Girmek
Saraybosna’da dolaşırken bir başka metnim daha sık sık aklıma geldi. TİKA tarafından 2016 yılında beş cilt hâlinde yayımlanan Balkanlarda İslâm: Miadı Dolmayan Umut başlıklı kapsamlı eserde benim de “Bir Arada Yaşama Felsefesi ve Balkanlar Örneğinde Bir Öneri” başlıklı çalışmam yer almıştı.
O yazıda Balkanların kültürel ve dinî çeşitliliğinin, geçmişte yaşanan büyük çatışmalar da dikkate alınarak, nasıl yeni bir birlikte yaşama modeline dönüştürülebileceğini tartışmış; Aliya İzzetbegoviç’in tecrübesine ayrıca yer vermiştim. Çalışmanın son kısmında ise Ebû Hanîfe’nin daha kuşatıcı ve müsamahakâr yaklaşımının Balkanların geleceği bakımından sağlayabileceği imkân üzerinde durmuştum.
Aradan on yıl geçti. Şimdi o satırları yazdığım masadan değil, o satırların coğrafyasından bakıyordum meseleye.
Bu çok farklı bir duygu. Çünkü bazen kitapta düşündüğünüz bir kavramı yıllar sonra bir sokakta yürürken görürsünüz.
Bir arada yaşama da böyle. Kâğıt üzerinde “çoğulculuk” dersiniz. Saraybosna’da ise aynı meydanda ezanı, çanı ve farklı medeniyetlerin mimarisini görürsünüz. Kâğıt üzerinde “hafıza” dersiniz. Kovači’de mezar taşlarının arasında yürürsünüz.
Kâğıt üzerinde “soykırım” dersiniz. Srebrenitsa’da isimlere dönüşür. Ve o zaman akademik kavramın arkasında insan olduğunu yeniden hatırlarsınız.
Srebrenitsa: Hafıza Bir Ahlak Meselesidir
Bosna’ya her gelişimde Srebrenitsa zihnimin bir köşesinde durur. Çünkü Srebrenitsa yalnız Bosna’nın meselesi değildir.
Avrupa’nın meselesidir. İslam dünyasının meselesidir. Uluslararası hukukun meselesidir. Ve hepsinden önce insanlığın vicdan meselesidir.
Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da gerçekleştirilen katliamların soykırım niteliği uluslararası yargı kararlarıyla hükme bağlanmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da 2024 yılında 11 Temmuz’u “1995 Srebrenitsa Soykırımı Uluslararası Düşünme ve Anma Günü” ilan etmiştir.
ASBÜ olarak bu hafızanın akademik zeminde yaşatılmasını önemli bir sorumluluk olarak görüyoruz.
2023 yılında Tuzla Üniversitesi ile iş birliğinde Bosna-Hersek’te gerçekleştirdiğimiz uluslararası Srebrenitsa sempozyumu bu sorumluluğun önemli adımlarından biriydi. 2025 yılında ise soykırımın 30. yılı vesilesiyle Ankara’da üniversitemizin ev sahipliğinde yeni bir uluslararası sempozyum düzenledik. Böylece hafızayı yalnız anma törenlerinin değil; bilimsel araştırmanın, tanıklığın, hukukun, tarihin ve genç nesillerin konusu hâline getirmeye gayret ettik.
Bosna’da yaptığımız sohbetlerden birinde tarih boyunca yaşanan büyük katliam ve sürgün dalgaları “dokuz soykırım” ifadesiyle anlatıldı.
Bu tür sayılandırmaları elbette hukukî ve tarihî terminoloji bakımından ayrıca değerlendirmek gerekir. Her katliamın hukukta “soykırım” olarak nitelendirilmesi başka bir meseledir. Fakat bu sözün arkasındaki kolektif hafıza duygusunu anlamak gerekir: “Biz bunu bir defa yaşamadık.”
Bosnalının zihninde asıl ağır olan budur. Tekrarlanma korkusu. Bu yüzden hafıza onlar için akademik bir disiplin değil, bir güvenlik biçimidir. Unutmamak, hayatta kalmanın yollarından biridir.
Hafız Vehbi ile Hasbihal: “Türkiye Güçlü Olursa Biz de Güçlü Oluruz”
Bosna ziyaretimin en anlamlı anlarından biri, Aliya İzzetbegoviç’in yakın dostlarından Hafız Vehbi Seçerova/Šečerović ile yaptığımız hasbihal oldu.
Hafız Vehbi Hocamız yalnız Aliya’nın bir dostu değil; Saraybosna’nın dinî hafızasının da canlı şahitlerinden biri.
1970’lerin başından itibaren Gazi Hüsrev Bey Camii’nde uzun yıllar hizmet etmiş, imamlık ve başmüezzinlik dâhil çeşitli vazifelerde bulunmuş; yarım asrı aşan hizmetiyle Begova Camii geleneğinin yaşayan simalarından biri hâline gelmiş bir isim.
Onunla konuşurken kitaplardan öğrenemeyeceğiniz bir Bosna konuşuyordu. Savaş görmüş… Zulüm görmüş… Dostunu kaybetmiş… Devletinin doğuşuna şahitlik etmiş… Aliya’yı bir kitap kapağından değil, yakından tanımış bir insanın Bosna’sı.
Türkiye’yi sordu. Türkiye’den gelen insanları burada görmenin kendilerine güven verdiğini söyledi.
Sohbet sırasında söylediği cümlelerden biri zihnime âdeta kazındı: “Türkiye güçlü olursa biz de güçlü oluyoruz.”
Bir başka cümlesi daha: “Türkiye’yi iftiharla takip ediyoruz.”
Camiye gelenlere yakasında taşıdığı Türk bayrağını gösterdiğini anlattı. Bunun bir siyasî sembolün ötesinde ne ifade ettiğini o anda daha iyi anladım.
Bosna’da Türkiye bazen bir devlet adı değildir. Bir hafızadır. “Zor zamanımda beni yalnız bırakmayan biri var” duygusudur.
Hafız Vehbi Hocamızın sözlerinde bunu hissettim. Türkiye’nin yükselen bayrağının kendilerine de moral ve güven verdiğini, Türkiye’nin güçlenmesi için dua ettiğini ifade etti.
Bunları söylerken Aliya’yı da hatırlıyordu. Biz de hatırladık. Sohbetimizde onun düşünce mirasının üniversiteler ve kültür kurumları aracılığıyla yeni nesillere nasıl aktarılabileceğini konuştuk. ASBÜ’de Aliya’nın düşüncesine yönelik akademik ve kültürel çalışmaların geliştirilmesi üzerinde durduk.
O anda şunu düşündüm: Bir düşünürün gerçek mirası, adının bir salona verilmesi değildir. Sorularının yeni nesiller tarafından sorulmaya devam etmesidir.
Bosna’nın Türkçesi: Altı Asırlık Bir Ses
Bosna’da beni etkileyen meselelerden biri de Türkçenin burada yalnız geçmişten kalmış kelimeler hâlinde değil, belirli dinî ve kültürel hafıza alanlarında yaşamaya devam etmesidir.
Sohbetlerimizden birinde Bosnalı bir dostumuzun söylediği şu cümle oldukça çarpıcıydı: “Bize ‘Bosna’da kaç yıldır Türkçe konuşuyorsunuz?’ diye soruyorlar. Biz burada altı yüz yıldır Türkçe konuşuyoruz.”
Bu söz bana birkaç ay önce yazdığım “Türkçe: Müslümanlık Dili” başlıklı yazımı hatırlattı.
O yazıda Balkanlarda kimi yaşlı insanların Türkçeyi “Müslümanlık dili” olarak adlandırmalarının arkasındaki tarih ve medeniyet hafızasını anlamaya çalışmıştım. Türkçenin İslam’ın vahiy dili olmadığını; fakat Türklerin ve Osmanlı medeniyet havzasındaki pek çok toplumun İslam’ı anlamasında, yaşamasında, şiirleştirmesinde ve gündelik hayata taşımasında büyük bir medeniyet dili hâline geldiğini ifade etmiştim.
Şimdi o yazıyı Saraybosna’nın içinde yeniden okuyordum sanki. Bosna’daki mevlid geleneğinde Türkçenin hâlâ işitilmesi bunun güzel örneklerinden biri.
Burada da tarihî gerçeği romantikleştirmemek gerekir: Mevlidler yalnız Türkçe okunmuyor; günümüz Bosna tasavvuf çevrelerinde Boşnakça, Türkçe ve Arapça birlikte kullanılabiliyor. Fakat Türkçenin yüzyıllar sonra bile dinî merasimlerin ve tasavvufî hafızanın dillerinden biri olarak varlığını koruması son derece anlamlıdır. Nitekim yakın tarihli Meşihat/Tarikat Merkezi programlarında da mevlidlerin bu üç dilde icra edildiği görülmektedir.
Dil bazen topraktan daha uzun yaşar. Devlet çekilir. Sınırlar değişir. Alfabe değişir. Rejim değişir. Ama bir dua, bir ilahi, bir mevlid mısraı, bir tekke levhası yahut bir aile kelimesi altı asır sonra sizi yeniden aynı medeniyet dairesine bağlayabilir.
Yaşayan İrfan ve Ćazim Hadžimejlić
Bosna’daki temaslarımız sırasında beni etkileyen isimlerden biri de Prof. Dr. Ćazim Hadžimejlić oldu. Hattat… Mücellid… Akademisyen… Osmanlı Beyefendisi… Postniş… Geleneksel sanatların ve tasavvufî mirasın taşıyıcılarından biri…
Sarajevo Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi’nde konservasyon-restorasyon alanında profesör olan Hadžimejlić’in ilmî ve sanat yolculuğunda İstanbul’un da özel yeri bulunuyor. Mimar Sinan ve Marmara çevresinde sanat, hat ve kitap sanatları üzerine eğitim almış; Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi’ndeki cilt sanatı üzerine doktora çalışması yapmış; hat, cilt ve ebru sahalarında eserler vermiş bir isim. Aynı zamanda Bosna-Hersek İslam Birliği bünyesindeki Tarikat Merkezi’nin başkanlığını yürütüyor.
Mesudiyye Tekkesi çevresinde sürdürülen gelenek de bunun canlı örneklerinden. Burada insan şunu yeniden anlıyor: Medeniyet yalnız kitap yazarak aktarılmıyor.
Bir hattatın kalem tutuşunda da aktarılıyor. Bir mücellidin eski bir kitabı onarışında da… Bir şeyhin postunda… Bir hafızın sesinde… Bir annenin çocuğuna öğrettiği duada… Bir mezar taşının kitâbesinde…
Sohbet sırasında eski Bosna tasavvuf muhitlerinde anlatılan istihraçlar, gelecek zamanla ilgili işaretler, yağmur duaları, keramet ve sır anlatıları da gündeme geldi. “Ey Bosnevî, sırları faş etme” türündeki tasavvufî ikazları dinlerken düşündüm: Modern insan her şeyi görünür kılmak istiyor.
Tasavvuf ise insana bazen saklamanın da bir ahlak olduğunu söylüyor. Her hakikat teşhir edilmez. Her sır pazara çıkarılmaz. Her tecrübe gösteriye dönüştürülmez. Belki çağımızın en büyük problemlerinden biri budur: Sır kalmadı. Mahremiyet kalmadı. İnsan kendi iç dünyasını dahi teşhir ederek tüketiyor.
Bosna’daki tekke geleneğinin sessiz dili, modern insanın bu gürültüsüne karşı hâlâ başka bir insanlık imkânını fısıldıyor.
Yerli Dini Dokuyu Korumak
Bosnalı dostlarımızla sohbetlerde savaş sonrasında bölgeye farklı İslam coğrafyalarından gelen daha katı din yorumlarının, Bosna’nın asırlardır şekillenmiş Hanefî-Mâtürîdî ve tasavvufî dokusuyla zaman zaman gerilim oluşturduğu da ifade edildi.
Bu meseleyi birtakım toplulukları toptan mahkûm eden kolaycı genellemelerle ele almamak gerekir. Asıl üzerinde düşünülmesi gereken soru şudur: Bir toplumun asırlar içinde oluşmuş dinî geleneği, dışarıdan ithal edilen ideolojik kalıplarla ne ölçüde değiştirilebilir?
Bosna İslamlığı, Balkanların şartları içerisinde oluşmuş bir tecrübedir. Tekkesini, medresesini, mevlidini, komşuluk hukukunu, şehir hayatını ve farklı din mensuplarıyla yaşama tecrübesini kendi tarihî şartları içinde geliştirmiştir.
Bu yüzden yapılması gereken Bosna’yı başka bir İslam coğrafyasının kopyasına dönüştürmek değildir. Bosna’nın kendi sahih ilmî ve irfanî hafızasını kuvvetlendirmektir.
Bir Kahve, Bir Şehir ve Balkanların Kırılganlığı
Eğitim Müşavirimiz Prof. Dr. Birol Çetin ile görüşmemiz de bu seyahatin önemli duraklarından biriydi. Birol Hocamız yalnız eğitim bürokrasisi içinden bölgeye bakan biri değil. Türk Tarih Kurumu Başkanlığı yapmış olması, daha önce TİKA’nın Bosna-Hersek koordinasyonunda görev alması ve sahayı yakından tanıması ona Balkanları masa başından değil, içeriden değerlendirme imkânı kazandırıyor.
Uzun zamandır çeşitli eğitim ve millî şuur çalışmalarında da beraber mesai yaptığımız kıymetli bir hocamız. Saraybosna’yı tepeden seyrederken içtiğimiz kahvenin eşliğinde bölgenin geleceğini konuştuk.
Aşağıda sakin görünen bir şehir vardı. Ama Balkanlarda sakinlik bazen yanıltıcıdır. Çünkü tarihin bütün fay hatları yüzeyde görünmez. Kimlik… Din… Etnisite… Devlet yapısı… Ekonomik kırılganlık… Dış müdahaleler… Göç… Genç nüfusun Avrupa’ya yönelmesi…
Bütün bunlar bölgenin geleceğini etkilemeye devam ediyor. Tam da bu noktada şu düşünce zihnimde daha da netleşti: Türkiye’nin güçlü olması Balkanlar için yalnız Türkiye’nin millî çıkarları açısından önemli değildir.
Bölgedeki dostlarımız, dindaş ve soydaş topluluklar açısından da güçlü, istikrarlı ve itibarlı bir Türkiye güven duygusunu artırmaktadır.
Fakat güç kavramını da doğru anlamalıyız. Güç yalnız askerî güç değildir. Üniversiteniz güçlüyse güçlüsünüz. Biliminiz güçlüyse güçlüsünüz. Ekonominiz, teknolojiniz, sanatınız, diliniz, diplomasiniz, kurumlarınız güçlüyse güçlüsünüz. En önemlisi, adalet iddianız güçlü ise güçlüsünüz.
“Bir Çağı Kaçırdık; Yeniden Yakalamalıyız”
Bosnalı Bakan Samir Šibonjić ile gerçekleştirdiğimiz görüşmede de akademi ile ekonomi, üniversite ile kamu ve bölgesel kalkınma arasındaki ilişkileri ele aldık.
Üniversitenin yalnız diploma veren bir kurum değil; şehirlerin, bölgelerin ve ülkelerin ekonomik ve toplumsal kapasitesini geliştiren bir aktör olması gerektiği üzerinde durduk. Görüşmemizde ASBÜ’nün disiplinlerarası birikimi, uluslararasılaşma perspektifi ve Bosna-Hersek’te kurumlarla geliştirilebilecek ortak çalışmalar değerlendirildi.
Sohbet sırasında merhum Necmettin Erbakan Hocamızın teknoloji ve kalkınmaya ilişkin yıllardır hafızalarda yaşayan ikazları da hatırlandı. Bir çağı kaçırmış olabiliriz. Ama başka bir çağı kaçırmaya mahkûm değiliz.
Bugün yeni yarışın merkezinde yapay zekâ, dijital ekonomi, savunma teknolojileri, biyoteknoloji, enerji, yaratıcı endüstriler ve bilgi üretimi bulunuyor.
Balkanların da Türkiye’nin de yalnız geçmişleriyle övünerek geleceği kurması mümkün değil. Hafızası olmayan millet geleceksizdir; fakat yalnız hafızasıyla yaşayan millet de geleceğini başkalarına bırakır.
Bizim yapmamız gereken geçmiş ile gelecek arasında yeni bir terkibe ulaşmaktır.
ASBÜ–IUS İş Birliği: Hatıradan Kuruma
Bu bakımdan Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi ile Uluslararası Saraybosna Üniversitesi arasında imzaladığımız Mutabakat Zaptı benim için seyahatimizin en önemli somut sonuçlarından biridir.
Uluslararası Saraybosna Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali Osman Kuşakcı ile imzaladığımız anlaşma; öğrenci, akademik ve idari personel hareketliliğinden ortak bilimsel araştırmalara; yayın ve araştırma materyali paylaşımından konferans, sempozyum ve çalıştaylara; uluslararası proje başvurularından öğrenci stajlarına kadar geniş bir iş birliği alanı oluşturuyor.
Bunun üzerinde özellikle durmak istiyorum. Türkiye-Bosna kardeşliğinin en güzel cümlelerini yıllardır söylüyoruz. Şimdi o cümlelerden kurumlar üretme zamanıdır. Öğrenci değişimi olacak. Ortak doktora ve yüksek lisans çalışmaları yapılacak. Genç araştırmacılar birlikte çalışacak. Srebrenitsa üzerine arşivler taranacak. Aliya’nın düşüncesi yeni nesiller tarafından yeniden okunacak.
Balkanların sosyal, ekonomik ve siyasî meseleleri ortak araştırmaların konusu olacak. Kreatif endüstriler alanında ortak projeler geliştirilecek. Sosyal girişimcilik modelleri üzerinde çalışılacak. Sosyokent fikri Balkanların şartlarına göre yeniden düşünülebilecek. SAYE benzeri sosyal araştırma ve yenilik modelleri ortaklaştırılabilecek.
İşte gerçek akademik diplomasi budur. Bir protokol imzalamak başlangıçtır. Asıl mesele o protokolün insana, projeye, kitaba, araştırmaya ve kalıcı kurumsal ilişkiye dönüşmesidir.
Sosyokent’ten Saraybosna’ya: Sosyal Bilimler Ne İşe Yarar?
Büyükelçimizle ve Bosnalı muhataplarımızla yaptığımız görüşmelerde ASBÜ’nün Sosyokent, SAYE ve kreatif endüstriler çalışmalarından söz ederken aslında daha temel bir soruya cevap arıyorduk: Sosyal bilimler ne işe yarar?
Eğer sosyal bilimler yalnız makale sayısını çoğaltıyorsa eksik kalır. Sosyal bilim, toplumun yarasını teşhis edebilmelidir. Göçü anlamalıdır. Yoksulluğu analiz etmelidir. Toplumsal barışı güçlendirmelidir. Kültürel mirası ekonomik ve toplumsal değere dönüştürmenin yollarını aramalıdır. Gençleri girişimcilikle buluşturmalıdır. Kamu politikasına bilgi üretmelidir.
Toplumun geçmişini anlamasına ve geleceğini tasarlamasına yardımcı olmalıdır. Bosna-Hersek bunun için son derece verimli fakat aynı ölçüde hassas bir laboratuvardır. Savaş sonrası toplum… Çok kültürlülük… Göç… Kimlik… Ortak hafıza… Kültür ekonomisi… Yaratıcı endüstriler… Turizm… Dijitalleşme… Genç istihdamı…
Bütün bunlar yalnız Bosna’nın değil, çağdaş sosyal bilimlerin de büyük meseleleridir. Dolayısıyla ASBÜ ile Bosna’daki kurumlar arasında kurulacak ilişki tek yönlü bir “bilgi aktarımı” olmamalıdır.
Biz Bosna’dan öğreneceğiz. Bosna da bizim tecrübelerimizden yararlanacak. Hakiki akademik iş birliği, öğretme iddiasından önce birlikte öğrenme ahlakıdır.
Değişen Dünyada Balkanları Yeniden Düşünme Sempozyumu
26–29 Ağustos 2026 tarihlerinde Uluslararası Saraybosna Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen II. Uluslararası Anadolu Akademik Çalışmalar Sempozyumu, tam da böyle bir zeminde anlam kazanıyor.
Sempozyumun teması: “Değişen Dünyada Balkanlar: Çok Boyutlu Yaklaşımlar ve Disiplinlerarası Perspektifler.”
Bugün Balkanları yalnız tarihçilerin konusu olarak göremeyiz. Balkanlar aynı zamanda uluslararası ilişkilerin, hukukun, ekonominin, sosyolojinin, din bilimlerinin, psikolojinin, göç çalışmalarının, kültür araştırmalarının, iletişim bilimlerinin ve güvenlik çalışmalarının meselesidir.
Bu yüzden disiplinlerarası yaklaşım bir tercih değil, zarurettir. Sempozyumun farklı akademik disiplinlerden araştırmacıları Saraybosna’da bir araya getirmesi; yeni ortaklıkların, fikirlerin ve araştırma başlıklarının ortaya çıkması bakımından ayrıca değer taşıyor.
Bana takdim edilen plaketi de şahsıma yönelik bir takdirden ziyade, akademik dayanışmanın ve Türkiye-Bosna bilim ilişkilerinin geleceğine ilişkin bir hatıra olarak görmek istiyorum. Çünkü bilimde en kalıcı plaket duvarda asılan değil, yetişen öğrencidir.
En kalıcı hatıra fotoğraf değil, ortak yazılan kitaptır. En güçlü tören ise yıllar sonra iki ülkeden araştırmacıların “bu çalışma o gün Saraybosna’da başlayan ilişkinin sonucudur” diyebilmesidir.
Zor Zamanda Değil, İyi Zamanda da Birlik
Bosna’daki sohbetlerden birinde söylenen bir cümle beni ayrıca düşündürdü: “Biz zor zamanda birlik oluyoruz. Oysa sakin ve barış zamanlarında da birlik ve beraberlik içinde olmalıyız.”
Gerçekten de milletlerin ve toplumların tuhaf bir tarafı vardır. Felaket gelince kenetlenirler. Tehlike geçince birbirlerinden uzaklaşırlar. Oysa asıl medeniyet, savaş zamanında gösterilen dayanışmayı barış zamanında kuruma çevirebilmektir.
Bosna’nın yanında savaşta durmak önemliydi. Fakat bugün Bosnalı bir öğrencinin iyi eğitim almasına destek olmak da Bosna’nın yanında durmaktır. Bosna’nın ekonomik kalkınmasına katkı sağlamak da… Arşivlerini dijitalleştirmek de… Ortak kitap yayımlamak da… Gençlerini Türkiye ile buluşturmak da… Kültürel mirasını korumak da… Türkiye’den öğrencileri Bosna’ya getirip bu tarihi yerinde öğretmek de…
Kardeşlik yalnız kötü günde aranmak değildir. Kardeşlik iyi günde de birlikte gelecek kurabilmektir.
Bosna’dan Gazze’ye: Hafızanın Cihanşumül Ahlakı
Bosna’nın yaşadığı zulmü bilen insanların bugün dünyanın başka yerlerindeki acılara karşı daha hassas olmaları tesadüf değildir.
Sohbetlerimiz sırasında Gazze de gündeme geldi. Bosnalı dostlarımızın sözlerinde şu ahlakî düşünce seziliyordu: Biz kötülüğün ne olduğunu biliyoruz. Çünkü yaşadık.
Bu sebeple Bosna hafızası yalnız Bosnalıların acısını hatırlamakla sınırlı kalamaz. Hafızanın ahlakî değeri, başkasının acısını tanımayı mümkün kıldığında ortaya çıkar.
Dün Srebrenitsa için vicdan isteyen insan, bugün Gazze’de ve dünyanın başka coğrafyalarında zulme uğrayan insanların acısına da kayıtsız kalmamalıdır.
Adalet, yalnız bize uygulandığında istediğimiz bir ilke olamaz. Bizden olmayana da istediğimiz zaman adalet olur.
Aliya’nın düşüncesinin evrensel taraflarından biri de burada belirginleşiyor. Kendi halkını sevmekle başkasına adalet göstermek arasında bir çelişki yoktur. Tam tersine, hakiki vatan sevgisi insana zulmün ne olduğunu öğretmelidir.
Bosna Bir Nostalji Coğrafyası Değildir
Türkiye’den Bosna’ya geldiğimizde zaman zaman büyük bir nostaljiye kapılıyoruz. Camiler… Köprüler… Çarşılar… Türkçe kelimeler… Tekke ve türbeler… Bunlar bizi haklı olarak heyecanlandırıyor.
Fakat Bosna’yı yalnız “Osmanlı’dan bize kalan güzel hatıra” olarak görmek Bosna’ya haksızlık olur. Bosna yaşayan bir ülkedir. Problemleri vardır. Gençleri vardır. Üniversiteleri vardır. Yeni ekonomisi vardır. Avrupa ile ilişkileri vardır. Siyasî kırılganlıkları vardır. Dijitalleşme ve küreselleşme ile karşı karşıyadır. Geleceğini aramaktadır.
Bu sebeple bizim Bosna’ya bakışımızın da hatıradan geleceğe geçmesi gerekir. Mostar Köprüsü’nü korumak kadar Bosnalı gencin geleceğini de düşünmek zorundayız.
Gazi Hüsrev Bey Medresesi’ni anlatmak kadar Bosna’daki çağdaş üniversitelerin bilim üretme kapasitesini de konuşmalıyız. Tekke mirasını araştırmak kadar yapay zekâyı da… Sarı Saltuk’u konuşmak kadar genç girişimcileri de… Aliya’yı okumak kadar Aliya’dan sonra Bosna’nın nasıl bir fikir dünyası kuracağını da…
Hacı Bayram’dan Saraybosna’ya Aynı Soru
Akşam Saraybosna’ya tepeden bakarken zihnim yeniden Ankara’ya gitti. Hacı Bayram Camii’nin önündeki meydana… Augustus Tapınağı’nın yanına… Bir tarafta Roma’nın izi, diğer tarafta Hacı Bayram’ın irfanı…
Ankara da aslında farklı zamanların üst üste yaşadığı bir şehir. Saraybosna da öyle. Belki medeniyet dediğimiz şey tam da budur: Eskiyi yok etmeden yeniyi kurabilmek.
Hacı Bayram’ın dünyasında insanı imar etmeden şehri imar etmek mümkün değildir.
Aliya’nın dünyasında ahlak olmadan siyaset eksik kalır.
Ebû Hanîfe’nin düşüncesinde farklılık karşısında hukuk ve ölçü gerekir.
Bosna’nın tarihî tecrübesi bize bir arada yaşamanın kendiliğinden meydana gelmediğini gösterir.
Srebrenitsa ise birlikte yaşama kültürü çöktüğünde insanlığın ne kadar hızlı barbarlaşabileceğini hatırlatır.
Bütün bunlar aynı soruya çıkıyor: Nasıl bir insan yetiştireceğiz? Çünkü her medeniyet meselesinin sonunda insan vardır.
Saraybosna’dan Kendimize Bakmak
Seyahatlerin en büyük faydalarından biri, insana yalnız gittiği yeri göstermemeleridir. İnsana kendi ülkesini de başka bir yerden gösterirler.
Saraybosna’dan Türkiye’ye baktığımda Türkiye’nin tarihî sorumluluğunu daha iyi hissediyorum.
Güçlü olmak zorundayız. Ama gücümüz yalnız kendimiz için olmamalı.
Bilim üretmeliyiz. Ama yalnız sıralamalarda yükselmek için değil.
Teknoloji geliştirmeliyiz. Ama insanı araç hâline getirmeden.
Ekonomimizi büyütmeliyiz. Ama adaleti kaybetmeden.
Üniversitelerimizi uluslararasılaştırmalıyız. Ama kendi medeniyet hafızamıza yabancılaşmadan.
Türkçeyi güçlendirmeliyiz. Ama başka dilleri ve kültürleri küçümsemeden.
Kendi kimliğimizi korumalıyız. Ama farklılığı düşmanlığa dönüştürmeden.
İşte Bosna bütün bunların aynı anda düşünülmesini gerektiriyor.
Aliya’ya Verilen Selamın Manası
Bu yolculuğun başında Aliya’nın kabrinde verdiğim selamı tekrar düşünüyorum: “Hacı Bayram diyarından selam getirdim.”
Belki bu, bir nezaket cümlesinden daha fazlasıydı. Hacı Bayram ile Aliya arasında asırlar vardır. Biri XV. yüzyıl Ankara’sında… Diğeri XX. yüzyıl Bosna’sında… Biri tekke ve irfan dünyasının içinde… Diğeri savaşın, hapishanenin ve devlet sorumluluğunun içinde…
Ama ikisinin de bize hatırlattığı ortak bir hakikat var: İnsanı inşa etmeden dünyayı inşa edemezsiniz.
Bosna’nın da Türkiye’nin de geleceği burada yatıyor. Daha çok tanışmakta… Daha çok okumakta… Daha çok öğrenci buluşturmakta… Daha çok ortak araştırma yapmakta… Birbirimizin acısına olduğu kadar sevincine de ortak olmakta… Geçmişi unutmadan fakat geçmişin içine kapanmadan birlikte gelecek kurmakta…
Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Saraybosna’ya gelirken kilometreler katettik. Fakat esas yolculuk belki şimdi başlıyor.
Sarı Saltuk’un menkıbelerinden İsa Bey’in vakfına; Gazi Hüsrev Bey’in medresesinden tekke ve dergâhlara; Saraybosna’nın Türkçe mevlidlerinden Aliya’nın kitaplarına; Srebrenitsa’nın beyaz mezar taşlarından bugünün üniversitelerine; Hafız Vehbi Hocamızın hatıralarından genç Bosnalı öğrencilerin geleceğine uzanan uzun bir yol…
Buhara’dan Bursa’ya, Bursa’dan Bosna’ya taşınan irfanın bugünkü vazifesi artık yalnız geçmişi hatırlamak değildir. Yeni bir gelecek kurmaktır.
Bosna bize şunu öğretiyor: Hafıza önemlidir; çünkü kim olduğumuzu söyler.
Kardeşlik önemlidir; çünkü yalnız olmadığımızı söyler.
Adalet önemlidir; çünkü birlikte nasıl yaşayacağımızı söyler.
Bilgi önemlidir; çünkü geleceği nasıl kuracağımızı söyler.
Ve ahlak hepsinden önemlidir. Çünkü gücü insanlıkta tutan odur.
Saraybosna’nın dağlarına bakarken içimden geçen dua bu oldu: Allah bu güzel coğrafyayı bir daha savaşla, soykırımla ve kardeş kavgasıyla imtihan etmesin. Bosna’nın huzuru daim olsun.
Türkiye ile Bosna-Hersek arasındaki kardeşlik yalnız geçmişin mirası olarak kalmasın; ilimde, kültürde, ekonomide, sanatta, teknolojide ve insan yetiştirmede yeni eserlerle çoğalsın.
Ve biz, Hacı Bayram diyarından Sarı Saltuk’un diyarına ve Aliya’nın şehrine taşıdığımız selamı, bundan sonra bilgiye, esere, kuruma ve ortak bir geleceğedönüştürebilelim. Çünk
