SREBRENİTSA’DAN BUGÜNE İNSANLIĞIN VİCDAN İMTİHANI
11 Temmuz 2026
Akademik
Srebrenitsa Bizim Neyimiz Olur?
Bazı şehirler yalnızca insanların yaşadığı coğrafi mekânlar değildir. Bazı şehirlerin adı, zamanla bir kavrama, bir vicdan çağrısına ve insanlığın kendi kendisi hakkında verdiği hükme dönüşür.
Srebrenitsa, böylesi şehirlerden biridir.
Bugün, 11 Temmuz 2026. Bosna Hersek’in doğusundaki bu küçük kasabada gerçekleştirilen soykırımın üzerinden otuz bir yıl geçti. Fakat geçen zaman, Srebrenitsa’yı geçmişte bırakmadı. Aksine her yıl daha açık biçimde görüyoruz ki Srebrenitsa, yalnızca 1995 yılının bir trajedisi değildir. O, modern dünyanın hukuk, ahlâk, siyaset ve medeniyet iddialarının sınandığı büyük bir vicdan imtihanıdır.
Bu sebeple Srebrenitsa’yı anmak, yalnızca kurbanları rahmetle yâd etmek değildir. Anmak; olanı doğru adlandırmak, hakikati inkâra karşı korumak, hukukun verdiği hükmü savunmak ve benzer zulümlerin tekrarına karşı ahlâkî bir irade ortaya koymaktır. Srebrenitsa artık sadece Bosna’nın acısı değil, tüm vicdan sahibi insanların acısıdır. Modern dünyanın vicdan imtihanıdır. Asla unutmamamız ve unutturmamız gereken vazifemizdir. Çünkü bilge lider Aliya’nın muhteşem ifadesiyle unutulan soykırımlar tekrarlanır.
Çünkü unutmak her zaman masum bir hafıza kaybı değildir. Bazen unutmak siyaseten üretilir; gerçekler bulanıklaştırılır, suçlar küçültülür, kurbanlar görünmez hâle getirilir, failler kahramanlaştırılır.
Böyle zamanlarda hafızayı korumak, yalnızca tarihçilerin değil; hukukçuların, filozofların, edebiyatçıların, siyasetçilerin, üniversitelerin ve vicdan sahibi her insanın görevidir.
“Güvenli bölge”nin içinde büyüyen güvensizlik
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Nisan 1993’te aldığı 819 sayılı kararla Srebrenitsa’yı “güvenli bölge” ilan etmişti. Fakat bu ilan, sahada gerçek ve etkili bir koruma düzenine dönüşmedi. Bölge silahsızlandırılırken sivillerin güvenliği, sayıca ve teçhizat bakımından yetersiz bir barış gücü birliğine bırakıldı.
Böylece “güvenli bölge” kavramı, tarihin en ağır paradokslarından birine dönüştü. İnsanlar kendilerini koruma imkânından mahrum bırakılmış, fakat onları koruyacağı söylenen uluslararası mekanizma da etkisiz kalmıştı.
11 Temmuz 1995’te Ratko Mladić komutasındaki Bosna Sırp kuvvetleri Srebrenitsa’ya girdi. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar zorla bölgeden uzaklaştırılırken binlerce Boşnak erkek ve erkek çocuğu ailelerinden ayrıldı. Ardından okullarda, depolarda, tarlalarda, ormanlık alanlarda ve infaz sahalarında sistematik biçimde öldürüldüler.
Cesetler toplu mezarlara gömüldü. Daha sonra suçun delillerini yok etmek amacıyla bazı mezarlar açıldı; kalıntılar iş makineleriyle parçalanarak farklı bölgelere taşındı ve ikincil, hatta üçüncül mezarlara dağıtıldı.
Yalnızca insanlar öldürülmedi. Onların kimliklerinin, mezarlarının ve geride bıraktıkları hakikatin de yok edilmesi amaçlandı.
Fakat suçun toprağa gömülmesi, hakikatin ortadan kaldırılması anlamına gelmedi.
Yıllar süren adli çalışmalar, toplu mezarlardan çıkarılan kalıntılar ile ailelerden alınan DNA örneklerinin karşılaştırılması sayesinde binlerce kurbanın kimliğini yeniden ortaya çıkardı. Bilim, burada yalnızca teknik bir görev yerine getirmedi. İsimsiz bırakılmak istenen insanları yeniden adlarına kavuşturdu.
Kemikler yeniden bir isme, bir aileye, bir hayata ve bir hikâyeye bağlandı.
Soykırım, kurbanı bir sayıya indirgemek ister. Adalet ise her sayının arkasındaki insanı yeniden görünür kılar.
Suçun doğru adı
Srebrenitsa konusunda hukuk, tereddüde yer bırakmayacak biçimde hükmünü vermiştir.
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Radislav Krstić davasında Srebrenitsa’da işlenen suçların soykırım teşkil ettiğine karar vermiştir. Sonraki davalarda Vujadin Popović ve Ljubiša Beara soykırımdan mahkûm edilmiş; Radovan Karadžić ile Ratko Mladić hakkında verilen ömür boyu hapis cezaları kesinleşmiştir.
Uluslararası Adalet Divanı da 26 Şubat 2007 tarihli kararında Srebrenitsa’da soykırım işlendiğini teyit etmiştir. Divan, Sırbistan’ın soykırımı doğrudan işlediğinin gerekli ispat standardıyla kanıtlanamadığına hükmetmiş; buna karşılık soykırımı önleme yükümlülüğünü ihlal ettiğini ve uluslararası ceza yargılamasıyla tam iş birliği yapmadığını tespit etmiştir.
Bu kararlar hukuk felsefesi bakımından son derece önemlidir. Çünkü soykırım, yalnızca çok sayıda insanın öldürülmesi değildir. Onu diğer ağır suçlardan ayıran unsur, millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubu tamamen ya da kısmen ortadan kaldırmaya yönelen özel kasttır.
Etnik temizlik ile soykırım arasındaki fark da burada ortaya çıkar. Bir topluluğu yaşadığı topraklardan sürmek, başlı başına ağır bir uluslararası suç olabilir. Fakat soykırım, grubun yalnızca bulunduğu yerden çıkarılmasını değil, fiziksel veya biyolojik varlığının hedef alınmasını ifade eder.
Srebrenitsa’da öldürülenlerin büyük çoğunluğunun erkekler ve erkek çocuklar olması, zaman zaman inkârcı çevrelerce soykırım niteliğini tartışmaya açmak için kullanılmaktadır. Oysa uluslararası mahkemeler, Doğu Bosna’daki Boşnak toplumunun hayatta kalma, yeniden kurulma ve gelecek nesillere taşınma kapasitesinin hedef alındığını tespit etmiştir.
Mesele yalnızca kaç kişinin öldürüldüğü değildir.
Mesele, kimlerin, hangi topluluğa mensup oldukları için ve hangi niyetle öldürüldüğüdür.
Hukuk, kötülüğün büyüklüğünü yalnızca rakamlarla değil, kastıyla da ölçer.
Mahkeme kararından sonra başlayan mücadele
Bir suçun mahkemelerce tespit edilmiş olması, onun toplumsal ve siyasi hayatta kabul edildiği anlamına gelmez. Srebrenitsa bunun en açık örneklerinden biridir.
Bugün hâlâ bazı siyasi çevreler soykırımı inkâr etmekte, küçümsemekte veya mahkûm edilmiş savaş suçlularını yüceltmektedir. Ratko Mladić ve Radovan Karadžić gibi isimlerin kahramanlaştırılması, suçun yalnızca reddedilmediğini, kimi zaman zaferci bir anlatı içinde meşrulaştırılmaya çalışıldığını göstermektedir.
Bu nedenle 2021 yılında Bosna Hersek Ceza Kanunu’nda yapılan değişiklikle, kesinleşmiş yargı kararlarıyla tespit edilmiş soykırımın, insanlığa karşı suçların ve savaş suçlarının kamuya açık biçimde inkâr edilmesi, ağır biçimde küçümsenmesi veya meşrulaştırılması belirli şartlar altında suç hâline getirilmiştir. Mahkûm edilmiş savaş suçlularının yüceltilmesi de yaptırıma bağlanmıştır.
Fakat kanun tek başına yeterli değildir.
Hakikat yalnızca ceza kanunlarında korunamaz. Eğitimde, akademide, sanatta, edebiyatta, müzelerde ve kamusal dilde de yaşatılmalıdır.
Mahkeme hüküm verir; fakat adaletin toplumsal vicdanda kökleşmesi için kültürün ve ahlâkın da devreye girmesi gerekir.
İnkâr, geçmişe ilişkin yanlış bir görüşten ibaret değildir. İnkâr, kurbanın ikinci kez öldürülmesidir. İlkinde bedeni yok edilir; ikincisinde yaşadığı acının hakikati.
Failin yüceltilmesi ise daha ağırdır. Çünkü bu durumda kötülük yalnızca reddedilmez; örnek alınabilir ve tekrar edilebilir bir eylem gibi sunulur.
Hafıza neden ahlâkî bir yükümlülüktür?
İnsan, yalnızca yaşayan değil, hatırlayan bir varlıktır. Toplumlar da böyledir. Bir toplumun kimliği, yalnızca geleceğe dair hedefleriyle değil, geçmişte yaşananlara nasıl anlam verdiğiyle şekillenir.
Maurice Halbwachs’ın gösterdiği gibi hafıza, yalnızca bireyin zihnindeki psikolojik bir süreç değildir. Toplumsal çerçeveler içinde kurulur. Nelerin hatırlanacağı, hangi isimlerin anılacağı ve hangi acıların kamusal alanda görünür olacağı, bir toplumun ahlâkî dünyasını belirler.
Her yıl Potočari’de gerçekleştirilen cenaze ve anma törenleri bu bakımdan yalnızca bir yas merasimi değildir. Bunlar, hafızanın bedensel ve mekânsal biçimde yeniden kurulmasıdır. Her yeni kimlik tespitiyle bir mezar açılır; her mezarla birlikte bir isim, bir aile ve yarım kalmış bir hayat yeniden insanlığın önüne gelir.
Srebrenitsa’da geçmiş, henüz bütünüyle geçmiş değildir.
Toprak hâlâ delil vermekte, kayıplar hâlâ aranmakta, aileler hâlâ bir kemik parçasının bulunmasını beklemektedir.
Emmanuel Levinas’ın düşüncesinde “Öteki’nin yüzü”, insanı doğrudan sorumluluğa çağırır. Öteki’nin yüzü bize sessizce “öldürmeyeceksin” der.
Srebrenitsa’da öldürülen insanların isimlerinin tek tek okunması, fotoğraflarının sergilenmesi, yaşlarının ve aile hikâyelerinin anlatılması bu yüzden önemlidir. Çünkü kitlesel suç, kurbanın yüzünü silmek ister. Hafıza ise o yüzü yeniden görünür kılar.
Sekiz binden fazla insandan söz ettiğimizde büyük bir sayıdan bahsederiz. Fakat her bir kurbanın adını andığımızda artık sayıdan değil, insandan söz ederiz.
Ahlâk, tam burada başlar: Sayıdan isme, kalabalıktan yüze geçebildiğimiz yerde.
Kötülüğün sıradanlığı ve örgütlü kast
Hannah Arendt, Adolf Eichmann davasından hareketle “kötülüğün sıradanlığı” kavramını geliştirmişti. Büyük suçları işleyenlerin tamamı olağanüstü canavarlar değildir. Bazen kötülük, düşünme yetisini askıya alan sıradan memurların, emirleri sorgulamayan görevlilerin ve bürokratik işleyişe teslim olmuş insanların eliyle gerçekleşir.
Srebrenitsa bu tezi doğrulamakla birlikte onu aşan bir boyut da taşır.
Burada yalnızca emirleri yerine getiren bireyler değil; taşıma araçlarını, gözaltı merkezlerini, infaz bölgelerini, mühimmatı, iş makinelerini, toplu mezarları ve delilleri gizleme faaliyetlerini organize eden sistematik bir yapı vardır.
Kötülük, tesadüfî bir öfke patlaması değil; planlanmış, sınıflandırılmış, bölüştürülmüş ve bürokratik bir iş bölümüne dönüştürülmüş bir yok etme projesidir.
Birisi otobüsleri ayarlar, birisi listeleri tutar, birisi nöbet bekler, birisi ateş eder, bir diğeri mezar kazar. Her fail yalnızca kendi küçük görevini gördüğünde, bütünün korkunçluğu bürokrasinin içinde gizlenir.
Bu sebeple ahlâk, yalnızca kötü emir vermemek değildir. Kötü emre itaat etmemek sorumluluğunu da içerir.
“Bir daha asla” sözünün çöküşü
İkinci Dünya Savaşı ve Holokost sonrasında uluslararası toplum, insanlığa “bir daha asla” sözü verdi. Soykırım Sözleşmesi kabul edildi, insan hakları belgeleri hazırlandı, uluslararası örgütler kuruldu.
Fakat Ruanda’da ve Srebrenitsa’da bu söz tutulamadı. Gazze’de hala tutulmamaktadır.
Srebrenitsa’yı daha da ağırlaştıran gerçek, soykırımın Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge ilan edilmiş bir yerde gerçekleştirilmesidir. İnsanlar kendilerini uluslararası toplumun korumasına emanet etmişti. Fakat koruma sözü ile koruma kapasitesi arasındaki uçurum, binlerce insanın hayatına mal oldu.
Srebrenitsa ve Ruanda tecrübeleri, 2005 yılında benimsenen “koruma sorumluluğu” yaklaşımının şekillenmesinde önemli rol oynadı. Egemenliğin yalnızca dış müdahaleye karşı bir hak değil, aynı zamanda halkı soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı suçlardan koruma yükümlülüğü olduğu kabul edildi.
Ancak bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan ağır insani krizler, “bir daha asla” sözünün hâlâ seçici biçimde uygulandığını göstermektedir.
İnsan hayatının değeri coğrafyaya, kimliğe, dine veya siyasi ittifaklara göre değişiyorsa, ortada evrensel bir hukuk düzeninden söz edilemez.
Bosna’da öldürülen bir çocuğun hayatı ile Gazze’de, Sudan’da, Myanmar’da veya dünyanın herhangi bir yerinde öldürülen bir çocuğun hayatı arasında ahlâkî bir değer farkı yoktur.
Adalet, seçici olduğunda adalet olmaktan çıkar.
İnsan hakları, yalnızca siyasi bakımdan uygun görülen mağdurlar için savunulduğunda evrenselliğini kaybeder.
Srebrenitsa’yı anmanın gerçek anlamı, geçmişte yaşanan bir zulmü kınarken bugün yaşananlar karşısında susmamaktır.
11 Temmuz’un uluslararası anlamı
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 23 Mayıs 2024’te kabul ettiği 78/282 sayılı kararla 11 Temmuz’u “1995 Srebrenitsa Soykırımı’nı Düşünme ve Anma Uluslararası Günü” ilan etti. Karar, soykırımın inkârını kınamakta ve üye devletleri eğitim, anma ve bilinçlendirme faaliyetleriyle tarihsel gerçekleri korumaya çağırmaktadır.
Bu karar, yalnızca takvime yeni bir anma günü eklenmesi değildir.
Srebrenitsa’nın Boşnak halkının hafızasından çıkarılıp bütün insanlığın ortak hafızasına emanet edilmesidir. Dolayısıyla Srebrenitsa artık yalnızca Boşnak halkının hafızası değil tüm insanlığın ortak hafızasıdır.
Ancak uluslararası tanıma, sorumluluğun sona erdiği değil, başladığı yerdir. Kararların eğitim müfredatlarına, akademik çalışmalara, belgesellere, müzelere, edebî eserlere ve genç kuşakların tarih bilincine yansıması gerekir.
Anma, yalnızca diplomatik mesaj yayımlamak değildir.
Anma, hakikati gelecek nesillere aktaracak kurumlar inşa etmektir.
Üniversitenin sorumluluğu
Üniversiteler yalnızca meslek öğreten kurumlar değildir. Üniversite; hakikati arayan, hafızayı koruyan ve toplumun ahlâkî muhakeme gücünü geliştiren bir kurumdur.
Bu nedenle soykırım, savaş, zorunlu göç, insan hakları ve toplumsal hafıza meseleleri üniversitelerin asli çalışma alanları arasında yer almalıdır.
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi olarak Srebrenitsa hafızasının korunmasını akademik ve insani bir sorumluluk olarak görüyoruz.
Üniversitemiz ile Bosna Hersek’teki Tuzla Üniversitesi arasında 7 Temmuz 2023’te akademik, bilimsel, kültürel ve sanatsal iş birliğini geliştirmek amacıyla bir protokol imzalandı. Aynı tarihlerde düzenlenen “Göç, Sürgün ve Soykırım” sempozyumunda Srebrenitsa tarihsel, hukukî, sosyolojik ve insani boyutlarıyla ele alındı.
Soykırımın otuzuncu yılı vesilesiyle 2025 yılında gerçekleştirdiğimiz uluslararası anma etkinlikleri ve “Srebrenitsa Boşnak Soykırımının Tanıkları” paneli de bu kurumsal sürekliliğin önemli bir halkasını oluşturdu. Soykırımı bizzat yaşamış akademisyenlerin tanıklıkları, tarihsel bilginin yalnızca belgelerden değil, yaşayan hafızadan da öğrenilmesi gerektiğini gösterdi.
Belge bize ne olduğunu gösterir. Tanıklık ise yaşananın insan ruhunda nasıl bir iz bıraktığını anlatır.
Üniversitenin görevi, bu iki bilgi biçimini bir araya getirmektir: Hakikati hem ispat etmek hem de anlaşılır kılmak.
Türkiye’nin Bosna Hersek’le kurduğu ilişki de yalnızca tarihî ve duygusal yakınlıkla açıklanamaz. Türkiye’nin sorumluluğu; Balkanlar’da barışın, çok kültürlü hayatın, insan onurunun ve uluslararası hukukun savunulmasına katkı sunmaktır.
Bosna’nın acısını sahiplenmek, geçmişe dönük romantik bir bağlılık değil, bugüne ve geleceğe dönük bir adalet sorumluluğudur.
Aliya’nın hatırlattığı insanlık
Srebrenitsa’yı anlamak için Aliya İzzetbegoviç’in düşünce mirasına yeniden bakmak gerekir.
Aliya’nın dünyasında insan, yalnızca biyolojik veya ekonomik bir varlık değildir. İnsan; özgürlük, ahlâk, sorumluluk ve aşkınlık sahibi bir varlıktır. Medeniyet de yalnızca şehirler, kurumlar, teknoloji ve maddi ilerleme değildir.
Gerçek medeniyet, insanın onurunu koruyabildiği ölçüde medeniyettir.
Modern dünya, Srebrenitsa’da teknoloji bakımından geri olduğu için başarısız olmadı. İstihbarat imkânları, haberleşme araçları, askerî güç ve uluslararası kurumlar mevcuttu.
Eksik olan bilgi değildi.
Eksik olan irade, cesaret ve ahlâkî sorumluluktu.
Bu bize önemli bir hakikati öğretmektedir: İnsanlık, yalnızca daha fazla bilgiyle kurtulamaz. Bilginin adaletle, gücün ahlâkla, siyasetin vicdanla ve hukukun etkili bir iradeyle birleşmesi gerekir.
Nurettin Topçu’nun düşünce dünyasında ahlâk, insanın benliğini aşarak daha yüksek bir sorumluluğa yönelmesidir. Hareket, yalnızca fiziksel bir eylem değil, iradenin hakikat ve adalet istikametinde kendisini ortaya koymasıdır.
Bu bakımdan Srebrenitsa karşısında ahlâkî tavır, yalnızca üzülmek değildir. Hakikati savunmak, inkâra karşı çıkmak, kurbanların hatırasını korumak ve zulmün tekrarını önleyecek kurumlar için mücadele etmektir.
Merhamet, edilgen bir acıma değildir.
Adalete dönüşmeyen merhamet, yalnızca geçici bir duygulanımdır.
Hafızanın adaleti
Otuz bir yıl sonra Srebrenitsa bize üç temel hakikati hatırlatmaktadır.
Birincisi hukukî hakikattir: Srebrenitsa’da yaşananların adı soykırımdır. Bu, siyasi bir kanaat değil; uluslararası mahkemelerce tespit edilmiş hukukî bir olgudur.
İkincisi siyasî hakikattir: Mahkeme kararlarına rağmen inkâr, küçümseme ve fail yüceltme pratikleri sürmektedir. Hakikat, her neslin yeniden koruması gereken bir değerdir.
Üçüncüsü ahlâkî hakikattir: Kurbanların hatırası, yaşayanlara sorumluluk yükler. Ölüleri anmak, hayatta olanların haklarını savunmayı gerektirir.
Srebrenitsa’nın gerçek karşıtı yalnızca unutmak değildir; inkârdır.
Hafızanın gerçek düşmanı yalnızca zaman değildir; hakikatin bilinçli biçimde tahrif edilmesidir.
Adaletin karşıtı da yalnızca cezasızlık değildir; insan hayatlarının değer bakımından sınıflandırılmasıdır.
Bu sebeple Srebrenitsa’yı anarken yalnızca geçmişe bakamayız. Bugünün savaşlarına, kuşatma altındaki şehirlerine, aç bırakılan çocuklarına, yerinden edilen halklarına ve sessizliğe gömülmek istenen acılarına da bakmak zorundayız.
“Bir daha asla” sözü, yalnızca Srebrenitsa için söylenmişse eksiktir. Bu söz, kimliği ve coğrafyası ne olursa olsun her insan için geçerli olduğunda anlamlıdır.
Bugün bize düşen, Srebrenitsa kurbanlarını rahmetle anmanın ötesinde, onların hatırasını evrensel bir adalet çağrısına dönüştürmektir.
Çünkü hafıza, geçmişin yükünü taşımaktan ibaret değildir.
Hafıza, geleceğin ahlâkını kurar.
Srebrenitsa’nın toprağından çıkarılan her kemik, yeniden bulunan her isim, açılan her mezar ve anlatılan her tanıklık insanlığa aynı soruyu sormaktadır:
Hakikati öğrendikten sonra ne yaptınız?
Bu sorunun cevabı yalnızca tarih kitaplarında değil, bugünkü tavrımızda yazılacaktır.
Srebrenitsa’nın aziz şehitlerini rahmetle anıyor; ailelerinin ve kardeş Bosna Hersek halkının acısını bir kez daha yürekten paylaşıyorum.
Rabbim insanlığı aynı karanlığa yeniden düşmekten muhafaza etsin.
Fakat unutmayalım: Zulmün tekrarını önlemek yalnızca bir temenni meselesi değildir. Hakikati koruyan bir hafıza, adaleti savunan bir hukuk ve insan onurunu her türlü siyasi hesabın üzerinde tutan ahlâkî bir irade meselesidir.