Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan

ASBÜ Rektörü

TYB Şeref Başkanı

TÜRKSOY Yazarlar Birliği Başkan V.

Pursaklar Kent Konseyi Başkanı

Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan

ASBÜ Rektörü

TYB Şeref Başkanı

TÜRKSOY Yazarlar Birliği Başkan V.

Pursaklar Kent Konseyi Başkanı

Blog Post

Musa Kazım Arıcan: Adam Smith İle Sabri Ülgener Arasında Bir Medeniyet Muhasebesi

21 Temmuz 2026 Akademik
Musa Kazım Arıcan: Adam Smith İle Sabri Ülgener Arasında Bir Medeniyet Muhasebesi
İktisat, insanın iç dünyasından bağımsız değildir.Tam da bu noktada Glasgow’dan İstanbul’a uzanan güçlü bir düşünce hattı belirir: Adam Smith ile Sabri Fehmi Ülgener arasında kurulabilecek derin bağ.

Glasgow’dan İstanbul’a İktisat Ahlâkı

Bazı şehirler yalnızca gezilmez; insanı düşünmeye mecbur bırakır. Glasgow da böyle bir şehir. İskoçya’nın gri göğü altında, Clyde Nehri’nin ağır akan sularına, üniversite avlularının taş sessizliğine ve sanayi devriminin hafızasını taşıyan sokaklara bakarken insan ister istemez şu soruyla karşılaşır: Bir milletin zenginliği nerede başlar?

Bu soru ilk bakışta iktisat kitaplarının, büyüme teorilerinin, sermaye birikimi modellerinin ve ticaret istatistiklerinin alanına ait görünebilir. Oysa Glasgow’da Adam Smith’in izini sürerken fark edilir ki zenginliğin kaynağı yalnız pazar, sermaye, emek veya teknoloji değildir. Zenginlik, her şeyden önce bir zihniyet ve ahlak meselesidir.

Bir toplumun çalışmaya nasıl baktığı, kazancı nasıl anlamlandırdığı, tasarrufu erdem mi yoksa yük mü gördüğü, zamanı nasıl kullandığı, rekabeti nasıl yorumladığı, kamu malına nasıl yaklaştığı, ahde vefayı ve güveni ne ölçüde içselleştirdiği iktisadi kaderini doğrudan etkiler. İktisat, insanın iç dünyasından bağımsız değildir.

Tam da bu noktada Glasgow’dan İstanbul’a uzanan güçlü bir düşünce hattı belirir: Adam Smith ile Sabri Fehmi Ülgener arasında kurulabilecek derin bağ.

Smith, modern iktisadın kurucu isimlerinden biri olarak genellikle Ulusların Zenginliği ile anılır. Fakat, onu yalnız “görünmez el”in, serbest piyasanın veya bireysel çıkarın düşünürü olarak okumak büyük bir eksikliktir. Smith, her şeyden önce bir ahlak filozofudur. Ulusların Zenginliğinden on yedi yıl önce Ahlaki Duygular Kuramını kaleme almış; insanın iktisadi davranışını sempati, vicdan, tarafsız gözlemci, ihtiyat ve adalet gibi ahlaki kavramlarla birlikte düşünmüştür.

Sabri Ülgener ise Türk düşünce tarihinde benzer bir derinlik arayışının temsilcisidir. O da iktisadi hayatı yalnız fiyat, para, devlet politikası ve üretim ilişkileriyle açıklamaya razı olmamıştır. Osmanlı-Türk toplumunda kapitalist gelişmenin neden doğmadığını, iktisadi çözülmenin arkasında hangi zihniyet kalıplarının bulunduğunu, ahlak ve tasavvuf kültürünün iktisadi davranışı nasıl etkilediğini araştırmıştır.

Bu yönüyle Smith yükselen bir ticaret toplumunun, Ülgener ise çözülen bir imparatorluk mirasının düşünürüdür. Biri zenginliğin nasıl doğduğunu, diğeri zenginliğin neden doğmadığını anlamaya çalışmıştır.

***

Smith: Zenginliğin Ahlaki Zemini

Adam Smith’in düşüncesi, İskoç Aydınlanması’nın tarihsel ikliminde şekillenir. 18. yüzyıl İskoçya’sı, geleneksel yapıların çözüldüğü, ticaretin, şehirleşmenin, üniversitelerin ve kamusal tartışma kültürünün güçlendiği bir dünyadır. Glasgow ve Edinburgh, yalnız iki şehir değil; modern dünyanın ahlak, iktisat, hukuk ve toplum teorilerini üreten büyük laboratuvarlardır.

Smith’in büyüklüğü, piyasayı ahlaktan koparmamasıdır. Ahlaki Duygular Kuramında insanın başkalarının duygularını anlama ve kendisini başkasının bakışıyla değerlendirme kapasitesini merkeze alır. Onun “tarafsız gözlemci” fikri, insanın kendi davranışını içsel bir vicdan mahkemesinde tartmasıdır.

Bu sebeple Ulusların Zenginliğindeki kendi çıkar arayışı, kaba bir bencillik değildir. Smith’e göre insanlar kendi menfaatlerini takip ederken, uygun hukuki ve ahlaki şartlar altında toplumsal refaha da katkıda bulunabilirler. Fakat bu, sınırsız çıkarcılık anlamına gelmez. Adalet, güven, rekabet, sözleşmeye sadakat ve ahlaki ölçü yoksa piyasa da sağlıklı işlemez.

Bugün popüler kültürde Smith çoğu zaman yalnızca “görünmez el” metaforuna indirgenir. Oysa bu kavram Smith’te sınırlı ve dikkatli kullanılan bir ifadedir. Asıl mesele, bireysel davranışların niyetlenilmemiş toplumsal sonuçlar doğurabilmesidir. Smith’in dünyasında piyasa ahlaksız bir mekanizma değil; ahlaki temelleri, hukuki sınırları ve toplumsal güven şartları bulunan bir düzendir.

***

Ülgener: Çözülmenin Zihniyet Kökleri

Sabri Fehmi Ülgener çok farklı bir tarihsel zeminden konuşur. O, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan büyük dönüşümün çocuğudur. İstanbul’da, Gümüşhanevî Dergâhı çevresinde doğmuş; ulema, tasavvuf, bürokrasi ve modern üniversite dünyasının kesiştiği bir ortamda yetişmiştir.

Ülgener’in temel sorusu şudur: Osmanlı-Türk toplumu neden Batı’daki anlamıyla rasyonel kapitalist gelişmeyi üretememiştir?

Bu soru onun eserlerinde yalnız iktisadi değil, ahlaki ve zihni bir mesele olarak ele alınır. Ülgener’e göre iktisadi davranışın arkasında bir “iktisat ahlakı” ve “iktisadi zihniyet” vardır. İnsanların mala, emeğe, kazanca, mesleğe, tasarrufa ve dünyaya bakış biçimi, ekonomik kurumların işleyişini derinden belirler.

Bu yüzden Ülgener yalnız arşiv kayıtlarına, fiyat hareketlerine veya ticaret yollarına bakmaz. Divan şiirini, tekke edebiyatını, nasihatnameleri, ahlak risalelerini, halk hikâyelerini ve kültürel metinleri de iktisadi zihniyetin kaynakları olarak okur. Onun yaptığı şey, bir bakıma Osmanlı-Türk toplumunun zihniyet arkeolojisidir.

Ülgener’in Max Weber’den etkilendiği açıktır. Weber, modern kapitalizmin Batı’da doğuşunu Protestan ahlakı ve özellikle Kalvinist dünya-içi çilecilikle ilişkilendirmişti. Çalışmak, meslek sahibi olmak, tasarruf etmek ve kazancı yeniden yatırıma yöneltmek, kapitalist ruhun oluşumunda belirleyici görülmüştü.

Ülgener bu Weberyen çerçeveyi Osmanlı-Türk dünyasına taşır; fakat onu aynen kopyalamaz. Weber’e bağlıdır ama Weber’i içeriden eleştirir. İslam’ı ve Osmanlı toplumunu dışarıdan, tek taraflı bir oryantalist şemayla değil, kendi metinleri ve kendi tarihsel bağlamı içinde anlamaya çalışır.

Fakat vardığı sonuç çarpıcıdır: Batı’da Kalvinist ahlak insanı dünya içinde disiplinli çalışmaya ve sermaye birikimine yöneltirken, Osmanlı’daki bazı tasavvufi ve batıni eğilimler insanı dünyadan el çekmeye, maldan uzak durmaya, kazancı küçümsemeye ve iktisadi faaliyeti ikincil görmeye sevk etmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Ülgener tasavvufu bütünüyle mahkûm etmez. Onun asıl eleştirisi, çözülme döneminde tasavvufi dilin ve ahlakın bazı yorumlarının iktisadi davranış üzerinde pasifleştirici bir etki üretmesinedirKanaat üretkenliği öldüren bir atalete, tevekkül tedbirsizliğe, zühd dünyayı imar sorumluluğundan kaçışa dönüştüğünde, ahlak iktisadi hayatı kurmak yerine çözen bir unsura dönüşür.

Yükselişin ve Çözülüşün İki Aynası

Smith ile Ülgener’in asıl mukayesesi burada anlam kazanır. Smith’in dünyasında ticaret toplumu yükselmektedir. Pazar genişlemekte, işbölümü derinleşmekte, üretken emek yeni bir toplumsal düzenin temelini oluşturmaktadır. Smith, bu yeni düzenin ahlaki şartlarını anlamaya çalışır.

Ülgener’in dünyasında ise eski bir imparatorluğun iktisadi ve zihni çözülüşü vardır. O, üretkenliğin, girişimciliğin ve rasyonel iktisadi davranışın neden yeterince gelişmediğini sorgular.

Smith yükselişin, Ülgener çözülüşün teorisyenidir.

Smith’in “işbölümü” kavramı ile Ülgener’in “zihniyet” kavramı birlikte düşünüldüğünde, iktisadi hayatın iki temel boyutu görünür olur. Smith’e göre zenginliğin kaynağı üretken emeğin artışı ve işbölümüdür. İnsanlar mübadele eğilimi sayesinde uzmanlaşır; uzmanlaşma verimliliği artırır; pazar genişledikçe işbölümü derinleşir.

Fakat Smith’in bu mekanizması güven, hukuk, adalet ve ahlaki ölçü olmadan işlemez. Ülgener ise bu tabloya şu önemli uyarıyı ekler: Bir toplumda insanlar çalışmayı, üretmeyi, kazanmayı ve zamanı nasıl anlamlandırıyorsa, iktisadi kurumlar da ona göre şekillenir. Zihniyet üretken değilse, kurumlar tek başına yeterli olmaz.

***

Görünmez El ve İktisadi Zihniyet

Smith’in “görünmez el”i ile Ülgener’in “iktisadi zihniyet”i arasında ilginç bir ters simetri vardır.

Smith’te bireysel menfaat arayışları, uygun ahlaki ve kurumsal şartlar altında, niyetlenilmemiş biçimde toplumsal refaha katkıda bulunabilir. Ülgener’de ise bireysel zihniyet kalıpları — kanaatin yanlış anlaşılması, tevekkülün pasifliğe dönüşmesi, dünyanın küçümsenmesi, kazancın ahlaken şüpheli görülmesi — niyetlenilmemiş biçimde iktisadi durgunluğu ve çözülmeyi besleyebilir.

Birinde mikro davranışlar makro refah doğurur. Diğerinde mikro zihniyet kalıpları makro gerilik üretir.

Bu karşılaştırma bize şunu gösterir: İktisat, yalnız rakamların değil; insan tasavvurunun, ahlakın, inançların ve toplumsal alışkanlıkların da alanıdır.

***

Ülgener’e Yönelik Eleştiriler ve Bugünkü Değeri

Elbette Ülgener’in yaklaşımı tartışmasız değildir. Onun arşiv belgelerinden çok edebi ve dini metinlere dayanması eleştirilmiştir. Ayrıca “İslam toplumları neden geri kaldı?” sorusunun Weberyen ve yer yer oryantalist bir karşılaştırma kalıbını yeniden ürettiği de ileri sürülmüştür.

Bu eleştiriler dikkate değerdir. Çünkü hiçbir medeniyetin iktisadi tarihi yalnızca dinî veya kültürel zihniyetle açıklanamaz. Coğrafya, savaşlar, teknoloji, sömürgecilik, ticaret yolları, mali kurumlar, hukuk sistemi ve uluslararası güç dengeleri de belirleyicidir.

Fakat bütün bu eleştiriler, Ülgener’in önemini azaltmaz. Aksine, onun sorusunu daha da güncel hâle getirir. Çünkü bugün de kalkınmayı yalnız teşvik paketleri, yatırım rakamları, büyüme oranları ve finansman modelleriyle konuştuğumuzda eksik kalırız. İnsanların zamana, emeğe, liyakate, tasarrufa, üretime, israfa, kurumsal güvene ve kamu ahlakına bakışı değişmeden kalıcı kalkınma mümkün değildir.

Ülgener’in hatırlattığı hakikat tam da budur: Kalkınma, yalnız teknik değil, aynı zamanda ahlaki ve zihni bir meseledir.

Türkiye İçin Yeni Bir İktisat Ahlakı

Bugünün Türkiye’si açısından Smith ile Ülgener’i birlikte okumak son derece öğreticidir. Türkiye’nin kalkınma meselesi yalnız üretim kapasitesi, ihracat, teknoloji, savunma sanayii, finansman veya yatırım ortamı meselesi değildir. Bunların tamamı elbette önemlidir. Fakat daha derinde güçlü bir iktisat ahlakına ihtiyaç vardır.

Çalışmayı ibadet ciddiyetiyle kavrayan, kazancı meşruiyet ve emekle ilişkilendiren, tasarrufu cimrilik değil sorumluluk olarak gören, girişimciliği yalnız kâr değil toplumsal fayda üretimi sayan, rekabeti yıkıcılık değil kalite yarışı olarak anlayan, kamu malını emanet bilen, zamanı sermaye kabul eden bir zihniyet inşa edilmeden kalkınma eksik kalır.

Ülgener’in mirası burada yeniden okunmalıdır. O, geleneği bütünüyle reddeden bir pozitivist değildir. Aksine, geleneksel kültürün iktisadi davranış üzerindeki etkisini ciddiye alan bir düşünürdür. Onun asıl meselesi, manevi değerlerin dünyadan kaçışa mı, yoksa dünyayı imar etmeye mi hizmet edeceğidir.

Aynı şekilde Smith de modern piyasanın ahlaki sınırlarını hatırlatır. Serbestlik başıboşluk değildir. Kendi çıkarını takip eden insan, adalet ve vicdanla sınırlanmadığında piyasayı da toplumu da tahrip eder. Piyasanın sağlıklı işleyebilmesi için güven gerekir; güven için ahlak; ahlak için de insanın kendisini başkasının nazarıyla değerlendirebileceği bir iç denetim mekanizması gerekir.

Smith’in tarafsız gözlemcisi, bu anlamda modern insanın vicdanıdır. Ülgener’in iktisadi zihniyeti ise toplumların kalkınma veya çözülme kaderini belirleyen derin kültürel zemindir.

***

Glasgow’dan İstanbul’a Uzanan Ders

Glasgow seyahati bu bakımdan yalnız bir şehir gezisi değildir; bir medeniyet muhasebesidir. Glasgow’da Adam Smith’in mirası bize modern zenginliğin ahlaki temellerini hatırlatır. İstanbul’da Sabri Ülgener’in mirası ise iktisadi çözülmenin zihniyet köklerini düşündürür.

Biri Batı’nın yükseliş çağından, diğeri Osmanlı-Türk modernleşmesinin sancılı muhasebesinden konuşur. Fakat ikisi de aynı temel hakikatte birleşir: Ekonomi, insanın iç dünyasından bağımsız değildir.

Zenginlik önce zihinde ve ahlakta başlar. Kurumlar, piyasalar, sermaye, teknoloji ve hukuk bu zeminin üzerinde yükselir. Zihniyet üretken değilse sermaye de üretkenleşmez. Ahlak zayıfsa piyasa da güven üretmez. Çalışma kültürü yoksa kalkınma kalıcı olmaz. Adalet duygusu yoksa zenginlik meşruiyet kazanmaz.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, ne Smith’i piyasa putuna dönüştürmek ne de Ülgener’i karamsar bir gerilik anlatısına hapsetmektir. Asıl ihtiyaç, ikisini de kendi bağlamlarında okuyarak yeni bir iktisat ahlakı fikri geliştirmektir.

Bu ahlak, dünyadan kaçmayan ama dünyaya da esir olmayan; kazancı kutsamayan ama emeği yücelten; piyasayı reddetmeyen ama adaletle sınırlayan; geleneği dondurmayan ama modernliği de ahlaktan koparmayan bir anlayış olmalıdır.

Belki Glasgow sokaklarında Adam Smith’i hatırlarken İstanbul’da Sabri Ülgener’i yeniden düşünmenin asıl anlamı da budur: Medeniyetlerin yükselişi ve çözülüşü yalnız dış dünyada değil, insanın zihninde ve kalbinde başlar.

 

Tags:
Write a comment
Languages »