Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan

ASBÜ Rektörü

TYB Şeref Başkanı

TÜRKSOY Yazarlar Birliği Başkan V.

Pursaklar Kent Konseyi Başkanı

Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan

ASBÜ Rektörü

TYB Şeref Başkanı

TÜRKSOY Yazarlar Birliği Başkan V.

Pursaklar Kent Konseyi Başkanı

Blog Post

Kelt Sisinden Ankara Ayazına ve Karabağ Rüzgârına: Bir Yol Defteri

12 Temmuz 2026 Akademik
Kelt Sisinden Ankara Ayazına ve Karabağ Rüzgârına: Bir Yol Defteri

Glasgow’dan Şuşa’ya, Edinburg’tan Ankara’ya, Leyla’dan Layla’ya, Mecnun’dan Kerem’e Uzanan Bir Hafta

 

Clyde Kıyısında Bir Kavuşma

Uçak, İskoçya’nın gri-mavi bulut katmanlarını yararak Glasgow’a doğru alçalırken, aşağıda beliren şehir bana tuhaf biçimde tanıdık geldi. Sanki hiç görmediğim, fakat yıllardır bir yerlerde okuduğum bir şehirdi burası. Belki de öyleydi: Adam Smith’in Ulusların Zenginliği’ni yazdığı üniversitenin, sanayi devriminin dumanlı rıhtımlarının, Clyde Nehri kıyısında yükselen viktoryen taş cephelerin şehriydi Glasgow. Fakat benim için 4 Temmuz sabahı bunların hiçbiri öncelik sırasında değildi; iniş kapısından çıkar çıkmaz gözlerim kalabalığın arasında en büyük mahdumu ve gelin kızımızı aradı.

Bu seyahatin doğuşu da kendince bir kısmet meselesiydi. Ankara’nın o günlerde bir NATO zirvesine ev sahipliği yapması dolayısıyla oluşan idari izni, en büyük mahdumun sağlık sebebiyle doktorasının son yıllarında Türkiye’ye dönüş sürecine destek olmak üzere değerlendirmeye karar verdik. Böylece ailece Glasgow’un yolunu tuttuk.

İşin ilginç tarafı, biz Ankara’dan Antalya üzerinden Edinburgh’a, oradan da Glasgow’a doğru yol alırken, Ankara’da ABD Başkanı’nın da katıldığı bir NATO zirvesi gerçekleşiyordu. Uçakta bu tesadüfü düşünürken, söz konusu ismin kendi soy kütüğündeki İskoç izini hatırladım: Annesi, İskoçya’nın ıssız Hebrid Adaları’ndan, Lewis Adası’ndaki Tong köyünden, MacLeod klanına mensup bir balıkçı ailesinin kızıydı. Baba tarafından kökleri ise, zaman zaman İngiliz kraliyet ailesinin Alman kökenleriyle karıştırılsa da, bambaşka bir Alman izine, Kallstadt kasabasına uzanıyordu. Bir başkanın soy kütüğünde bu denli iç içe geçmiş Avrupa hikâyelerini düşünmek, bizim kendi güzergâhımızla —Ankara’dan İskoçya’ya— tuhaf bir simetri kuruyordu. Farklı yüzyıllarda, farklı sebeplerle, ama aynı Kuzey Atlantik rüzgârına doğru uzanan insan hikâyeleri…

En büyük mahdumumuz, yüksek lisansını Swansea’da tamamladıktan sonra Glasgow’da doktora çalışmalarının son safhasındaydı. Bu seyahat, onun doktorasını tamamlayıp yeni bir hayat evresine geçmeden önce ailece son bir “Glasgow dönemi” hatırası biriktirme fırsatı oldu. Gelin kızımızın da aramızda olması, bu kavuşmayı bambaşka bir sıcaklığa büründürdü. Artık yalnızca bir evladı değil; bir yuvayı, bir aileyi, kurulmuş ve emekle büyütülmüş yeni bir hayatı ziyarete gelmiştik.

Bir evladı gurbette, yıllar sonra karşılamak — bunu yaşamayan bilemez. Havaalanının soğuk floresan ışığı altında sarılmanın o ilk saniyesinde insanın içinde bütün mesafeler birden kısalıyor. Ankara’dan Glasgow’a kadar uzanan o uzun coğrafya, bir kucaklaşmanın sıcaklığında eriyip gidiyor. Evladın gözlerindeki tanıdık pırıltı, gurbetin verdiği hafif yorgunluğun altında bile, ebeveynlere yıllar önce uğurladıkları çocuğun büyümüş, olgunlaşmış, fakat özünde hiç değişmemiş hâlini gösteriyor. Ebeveyn olmanın en derin hazlarından biri de bu değil midir zaten? Evladının kendi ayakları üzerinde, kendi seçtiği hayatı inşa ederken bile o ilk bakışta hâlâ aynı mahremiyetle “bizden” olduğunu hissetmek…

İlk akşamı, Glasgow’un West End’inde, üniversite kampüsünün gotik kulelerinin gölgesinde, evlatlarımızın mütevazı ama huzurlu hanelerinde geçirdik. Evladın burada geçirdiği yılların izini, konuştuğu her cümlede, önerdiği her sokak köşesinde görebiliyordum. Bir baba için evladının “kendi şehri” hâline gelmiş bir yeri onun rehberliğinde keşfetmek, tersine çevrilmiş bir öğretmenlik dersidir aslında: Artık öğreten o, dinleyen benim.

Glasgow: Sanayinin Taşlaşmış Vicdanı

Ertesi gün şehri daha teenni ile, adım adım gezdik. Glasgow, Edinburgh’un aksine kendisini turiste süslü bir vitrin gibi sunmaz. O, sanayi devriminin ağır emeğiyle yoğrulmuş, biraz da bu yüzden daha dürüst bir şehirdir. George Meydanı’nın heybetli belediye binası, Merchant City’nin eski tüccar depoları, Kelvingrove Sanat Galerisi’nin kızıl kumtaşı cephesi; hepsi bir zamanlar dünyanın “atölyesi” olmuş bu şehrin, imparatorluğun demir-çelik damarlarından biri olduğunu hatırlatır.

Kelvingrove’da uzun saatler geçirdik. Salvador Dalí’nin Çarmıha Gerilmiş İsa tablosunun önünde durup oğlumla sanatın, imanın ve çağların değişen bakış açılarının aynı hakikate nasıl farklı pencerelerden baktığını konuştuk. Galerinin bir köşesinde Charles Rennie Mackintosh’un çizgileri —Kelt motifleriyle Art Nouveau’yu harmanlayan o zarif ve kendine mahsus çizgiler— İskoçya’nın kendi estetik dilini nasıl inatla koruduğunu gösteriyordu.

Fakat Glasgow’un ağır, kurşuni gökyüzü altında yürürken zihnimde beklenmedik bir kitap belirdi: Merhum Teoman Duralı hocanın Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti eseri. Belki de bu çağrışımı doğrudan şehrin kendisi tetikledi. Çünkü Glasgow, Duralı’nın eleştirdiği o küreselleşmiş medeniyetin en somut fiziki tanıklarından biriydi: Sömürgecilik çağında tütün, şeker ve pamuk ticareti üzerinden biriken servetler, bugün hâlâ ayakta duran gösterişli binalarda taşlaşmış hâldeydi. Duralı’nın “sermâyecilik” dediği zihniyetin bu rıhtımlarda, bu depo cephelerinde, bu soğuk taşlarda nasıl bir hafızaya dönüştüğünü görmek, kitapta zihnimde soyut kalan pek çok cümleyi birden ete kemiğe büründürdü.

Daha derin bir çağrışım da vardı: Duralı’nın aynı eserinde anlattığı Tapınakçılar ve İskoçya bahsi. Hocamıza göre, Farmasonluğun selefi sayılan Tapınakçı tarikatı, Kudüs ve Filistin’i yitirdikten sonra servetleriyle önce Fransa’ya, ardından Kral IV. Philippe’in 1307’deki tutuklama fermanından kaçabilenleriyle İskoçya’ya sığınmıştı. Glasgow sokaklarında yürürken bu anlatıyı hatırlamak insana tuhaf bir ürperti veriyordu. Sonradan akademik kaynakları tarayınca bu “İskoçya’ya kaçış” hikâyesinin çağdaş ve kesin kanıtlardan ziyade, 18. yüzyılda İskoç-Alman mason çevrelerinde şekillenmiş bir köken mitosu olduğunu öğrensem de, bu efsanenin dolaştığı coğrafyada yürümek yine de anlamlıydı. Zira İskoçya’da, özellikle bugünkü Temple köyünün bulunduğu Midlothian topraklarında, 12. yüzyıldan beri belgelenmiş bir Tapınakçı varlığı mevcuttu. Efsane ile tarihin böylesine iç içe geçmesi, İskoçya’yı bana gerçekle rivayetin en ince çizgide buluştuğu bir diyar olarak hissettirdi.

Bir düşünürün sayfalarda bıraktığı iz, bazen yıllar sonra, hiç beklemediğiniz bir sokak köşesinde kendini buluyor.

Oğluma bu düşünceleri aktardığımda o da kendi gözlemini ekledi: Glasgow, bir yandan sömürgeci geçmişin mirasını taşırken, öte yandan bugün son derece kozmopolit, çok kültürlü ve göçmenlere nispeten açık bir toplumsal doku geliştirmişti. Tarihin cilvesi de tam burada değil midir? Dün imparatorluğun ticari damarlarından biri olan şehir, bugün dünyanın farklı köşelerinden gelen insanların sığınağına dönüşebiliyor.

Edinburgh: Aydınlanmanın Taş Sahnesi

Glasgow’dan Edinburgh’a giderken, pencereden akıp giden İskoç kırsalına bakarak iki şehir arasındaki farkı daha varmadan hissettim. Glasgow işçi teriyle yoğrulmuşsa, Edinburgh düşünce teriyle yoğrulmuştu. Bu ikili yapı bana yabancı gelmedi. Bizde Ankara’nın idari-siyasi ağırlığı ile İstanbul’un tarihî, kültürel ve ticari ağırlığı nasıl birbirini tamamlıyorsa; Glasgow’un sanayi-ticaret gücü ile Edinburgh’un idari, entelektüel ve tarihî başkentliği de İskoçya’da benzer bir denge kuruyordu.

Royal Mile’da yürümek, gerçekten bir zaman tünelinde ilerlemek gibiydi. Edinburgh Kalesi’nin volkanik kaya üzerinde asırlardır nöbet tutan siluetinden Holyrood Sarayı’na kadar uzanan bu taş omurga, İskoçya’nın askerî, dinî ve siyasi hafızasının yoğunlaştığı bir hat gibiydi. Kalede Kader Taşı’nın hikâyesini dinlerken, milletlerin kendi meşruiyet sembollerini asırlar boyunca nasıl taşıyıp koruduklarını bir kez daha düşündüm.

Bir Kraliçenin Son Yolculuğu ve Bir Evladın Tanıklığı

Royal Mile üzerinde ilerlerken oğlum bizi St Giles Katedrali’nin önünde durdurdu ve çok özel bir hatırasını anlattı. Kraliçe II. Elizabeth, yetmiş yılı aşkın saltanatının ardından İskoçya’daki Balmoral Şatosu’nda vefat etmişti. “Operation Unicorn” adı verilen törensel plan devreye girmiş, naaşı Balmoral’dan Edinburgh’a, Holyrood Sarayı’na getirilmiş; ardından tam da üzerinde yürüdüğümüz Royal Mile boyunca St Giles Katedrali’ne taşınmıştı. İskoç halkı saatlerce kuyrukta bekleyerek son saygısını sunmuş, binlerce kişi bu katedralden geçmişti.

Oğlum o dönemde Glasgow’da doktora öğrenimine yeni başlamış bir öğrenci olarak bu tarihî ana yakından tanıklık etmişti. Anadolu Ajansı ekibine yerel coğrafyayı, geçiş güzergâhlarını ve en uygun çekim noktalarını bilen biri olarak fotoğraf ve saha desteği vermişti. Bu küçük ama gurur verici katkı, ailemiz için dünya çapında yankı bulan bir tarihî anın, evladımızın sessiz emeğiyle Türkiye’deki okuyuculara ulaşmasına vesile olmuştu.

Şimdi aynı taşların üzerinde, bu kez bir baba olarak yürürken, oğlumun o günü anlatışındaki ciddiyet ve vakarı görmek içimde ayrı bir duygu uyandırdı. Bir tarafta imparatorluğun sembolik vedası, öte tarafta kendi evladımın o vedaya arka planda yaptığı mütevazı katkı… Tarihin büyük ve küçük anlatıları bazen böyle iç içe geçiyor.

Bir Spinozacının Gözünden: Hume, Reid, Smith ve Şarktan Gelen Işık

Arthur’s Seat’e tırmandığımız öğleden sonra şehri kuş bakışı seyrederken, oğlum bana 18. yüzyıl İskoç Aydınlanması’nın bu sokaklarda nasıl filizlendiğini anlattı. David Hume’un, Adam Smith’in, Adam Ferguson’ın kahvehanelerde, akademilerde ve dost meclislerinde tartıştığı bir dönem… Edinburgh’un “Kuzeyin Atinası” diye anılması boşuna değildi.

Kendim Spinoza çalışmalarıyla meşgul bir felsefeci olarak, Edinburgh’un bana asıl armağanı taşları veya kuleleri değil; o taşların üzerinde adları yankılanan düşünce insanlarıydı. Royal Mile üzerinde David Hume heykelinin önünde uzun uzun durdum. Hume’un radikal deneyimciliği, nedensellik eleştirisi ve benlik kavramına getirdiği sarsıcı bakış, bana her zaman Spinoza determinizminin Britanya kıyılarındaki uzak bir yankısı gibi gelmiştir. İkisi de farklı yollardan, insan aklının kendi sınırlarını fark etmesi gerektiğini öğütler.

Adam Smith’in heykeli önünde de durduk. Smith’in Ahlaki Duygular Kuramı ile Ulusların Zenginliği arasındaki bağ, modern iktisadı yalnızca rakamlardan ibaret sananlara hâlâ hatırlatılması gereken bir derstir. “Görünmez el”in arkasında aslında bir ahlaki duygu, empati ve toplumsal denge fikri vardır. Smith’in Glasgow Üniversitesi’nde ahlak felsefesi kürsüsünde ders verdiğini, ondan sonra aynı kürsüye Thomas Reid’in geçtiğini düşünmek bile İskoç düşüncesinin iç zenginliğini göstermeye yeter.

Hume’un şüpheciliği ile Reid’in sağduyuculuğu arasındaki gerilim, İskoç Aydınlanması’nın en verimli damarlarından biridir. Bir düşünce sistemi kendi itirazını üretmeden olgunlaşamaz. Bu zincirin başında ise Francis Hutcheson durur: Ahlaki duygu fikriyle hem Smith’e hem Reid’e zemin hazırlayan, İskoç Aydınlanması’nın öncü ismi.

Fakat bir Türk-İslam düşüncesi araştırmacısı olarak beni asıl düşündüren şey, Batı Aydınlanması’nın kendi kökeninde İslam düşüncesine ne kadar borçlu olduğuydu. Kurtuba’da yaşayan büyük filozof İbn Rüşd, Aristoteles şerhleriyle Orta Çağ Avrupası’nın neredeyse kaybettiği klasik mirası yeniden Batı’ya kazandırmıştı. Toledo çevirileri, Paris ve Padova üniversiteleri, Latin Averroizmi, Floransa Akademisi ve nihayet Locke’tan Hume’a, Smith’e uzanan Aydınlanma hattı… Elbette bu düz ve tek yönlü bir sebep-sonuç zinciri değildir. Fakat Kurtuba’dan Floransa’ya, oradan Paris ve Edinburgh’a akan büyük entelektüel ırmakta İbn Rüşd’ün payını unutmak, Batı düşüncesinin kendi hafızasına haksızlık etmek olur.

Edinburgh bana bir başka ismi daha hatırlattı: William Montgomery Watt. Edinburgh Üniversitesi’nde Arapça ve İslam Araştırmaları alanında ders veren Watt, Hz. Peygamber’in hayatı, İslam felsefesi ve kelamı üzerine Batı’da önemli eserler vermişti. Bugün Edinburgh’un İslam ve Orta Doğu çalışmaları alanındaki birikimi, Türk-İslam düşüncesi çalışan araştırmacılarımız için hâlâ kıymetli bir akademik köprü imkânı taşımaktadır.

Edinburgh’un bir başka yüzü daha vardı: En küçük mahdumun gençlik heyecanıyla merak ettiği edebî ve büyülü yüz. Victoria Street’in kıvrımlı, rengârenk dükkânlarla süslü sokağında Harry Potter evreninin izleri anlatılıyordu. The Elephant House, Greyfriars Kirkyard, Thomas Riddell adı etrafında örülen rivayetler… Bunların ne kadarının kesin bilgi, ne kadarının turizm söylencesi olduğunu ayırt etmek güçtür. Fakat Edinburgh’un taşlarının, sislerinin, gotik siluetlerinin bir yazarın hayal gücünü nasıl beslediği açıkça hissedilir.

Bu şehir yalnız Rowling’in değil, Robert Louis Stevenson’ın ve Sir Arthur Conan Doyle’un da şehridir. Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın ikili ruhu, belki de Edinburgh’un Eski Şehir ile Yeni Şehir arasındaki geriliminden doğmuştur. Sherlock Holmes’un gözlem gücünün ardında ise Conan Doyle’un tıp hocası Dr. Joseph Bell’in izleri vardır. Edinburgh, akıl ile gizemin, tarih ile hayalin, sis ile taşın aynı sahnede buluştuğu bir şehir olarak hafızamda yer etti.

Highlands: Sisler Arasında Bir Ruh Yolculuğu

Edinburgh’dan kuzeye, Highlands’e doğru yol aldığımızda manzara birden değişti. Düzenli güney arazisi yerini sisler içinde kaybolan dağlara, sessiz göllere, koyun sürüleriyle noktalanmış yeşil-kahverengi bozkırlara bıraktı. Bu topraklar insana tarihin bile susup dinlediği bir sessizlik hissi veriyor.

Tam bu sessizlik içinde zihnimde başka bir hikâye canlandı: 1930’da Ayrshire kıyısındaki Ayr kasabasında doğan Ian Dallas’ın hikâyesi. Gençliğinde tiyatro yazarlığı yapan, Royal Academy of Dramatic Art’ta eğitim gören, BBC için metinler kaleme alan bu İskoç genç, 1960’ların Londra sanat çevrelerinin merkezindeydi. Fellini’nin 8½ filminde rol aldı, dönemin sanat ve müzik dünyasıyla yakın ilişkiler kurdu. Fakat beni asıl etkileyen, Eric Clapton ile dostluğuydu.

Abdülkadir es-Sufi’nin (Ian Dallas) Clapton’a Nizami Gencevi’nin Leyla ile Mecnun mesnevisinin bir tercümesini hediye etmesi, kültür tarihinin en şaşırtıcı ve en zarif geçişlerinden biridir. O sırada Pattie Boyd’a duyduğu karşılıksız aşkla sarsılan Clapton, Mecnun’un çöl ıstırabında kendi acısını bulur. Bu okuma, rock tarihinin en tutkulu şarkılarından birine ilham verir: “Layla.”

Düşünmek bile insanı hayrete düşürüyor: Gence’de yazılmış bir mesnevi, sekiz asır sonra Londra’da bir stüdyoda elektrogitarın tellerinde yeniden hayat buluyor. Edebiyatın, aşkın ve acının dili sınır tanımıyor.

Ian Dallas’ın kendi yolculuğu ise daha da derin bir dönüşümle devam eder. 1967’de Fas’ın Fes şehrindeki Karaviyyin Camii’nde İslam’a girer ve Abdülkadir es-Sufi adını alır. Darkavi tarikatına intisap eder, Muhammed İbn el-Habib’in müridi olur; ardından Londra’da ve Norfolk’ta zaviyeler kurar, Batı’da binlerce insanın İslam’la tanışmasına vesile olan Murabıtun hareketinin kurucu figürlerinden biri hâline gelir.

Bizim gençlik yıllarımızda es-Sufi’nin eserleri Türkiye’de mütedeyyin ve muhafazakâr gençliğin elinden düşmeyen kitaplar arasındaydı. Gariplerin Kitabı, Yüz Basamak, Ayetlerden İşaretler, Muhammedi Yol, Cihad: Bir Temeltasarım ve özellikle Diyalektiğin Sonu; üniversite kantinlerinde, öğrenci yurtlarında, fikir meclislerinde tartışılan metinlerdi. Bir İskoç oyun yazarının, Batı modernitesinin kalbinden çıkıp modernitenin zihinsel temellerine meydan okuyan bir Müslüman düşünür hâline gelişi, bizim kuşağımızın zihninde derin izler bırakmıştı.

Highlands’in rüzgârla yontulmuş yamaçlarında ilerlerken düşündüm: Belki de bu toprakların mistik sükûneti, insana böyle köklü dönüşümleri fısıldayan bir ruha sahiptir. Kelt sisleri ile İslam tasavvufunun iç yolculuğu arasında, ilk bakışta görünmeyen ama insan ruhunun derinlerinde hissedilen bir yakınlık vardır.

Birmingham, Manchester ve Bristol: Sanayinin Üç Aynası

Highlands’in büyülü sessizliğinden sonra İngiltere’nin sanayi kalbine indiğimizde ritim tamamen değişti. Birmingham, kanalları, Victoria dönemi fabrika binaları ve Güney Asya kökenli göçmen nüfusun kattığı canlılıkla İngiltere’nin çok kültürlü yüzlerinden biriydi. Balti Triangle mahallesi, bu çok katmanlı kimliğin en somut örneklerinden biri olarak hafızamda kaldı.

Manchester’da ise sanayi devriminin sert nabzını, futbolun küresel tutkusunu ve müziğin isyankâr ruhunu birlikte hissettik. John Rylands Kütüphanesi’nin neo-gotik salonları, bu şehrin yalnız fabrika bacalarından ibaret olmadığını; kitaba, bilgiye ve estetiğe de derin bir bağlılık taşıdığını gösteriyordu.

Son durağımız Bristol oldu. Karayoluyla İngiltere’nin yeşil kırsalını, taş duvarlarla bölünmüş çayırlarını, küçük köy kiliselerini seyrede seyrede güneye indik. Bristol’e vardığımda bu şehrin Glasgow’la tuhaf bir akrabalığı olduğunu hissettim. İkisi de imparatorluğun deniz ticaretinden beslenmiş, rıhtımları servete, sonra da o servetin taşlaşmış anıtlarına dönüşmüş liman şehirleriydi.

College Green’de, Bristol Katedrali’nin yanında Kraliçe Viktorya’nın mermer heykeli karşıladı bizi. Elinde asa ve küreyle duran bu heykel, bir zamanlar “güneşi batmayan” imparatorluğun kendi otoritesine duyduğu sarsılmaz güvenin sembolü gibiydi. Fakat Bristol’ün belleği yalnız bu görkemden ibaret değildi. Köle ticaretinden servet biriktirmiş Edward Colston’ın heykelinin 2020’de protestocular tarafından limana atılması, şehrin kendi imparatorluk geçmişiyle hesaplaşmasının en görünür işaretlerinden biri hâline gelmişti. Viktorya’nın hâlâ ayakta duran mermer sükûneti ile Colston’ın boşalan yeri, imparatorlukların çift yüzlü mirasını düşündürdü bana: İnşa edilen ihtişam ve sonradan sorgulanan adaletsizlik.

Akşam üzeri Bristol’den ayrılıp yeniden Glasgow’a döndük. Sabah karayoluyla güneye inen aile, akşam gökyüzünden kuzeye, oğlumuzun “ev” dediği şehre dönüyordu. Bu gidiş geliş, günün sonunda gerçek eve dönüşün coğrafi bir nokta değil, sevdiklerinizin bulunduğu yer olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Dönüş Yolu ve Yeni Bir Ufuk: Şuşa’ya Doğru

Türkiye’ye döndüğümde, valizimdeki tozlu ayakkabılar henüz dinlenmeden önümde yeni bir yolculuk belirdi: TÜRKSOY, Türk Dünyası Yazarlar Birlikleri ve Türkiye Yazarlar Birliği iş birliğiyle düzenlenen “Türk Dünyası İkinci Genç Şairler Buluşması” için Azerbaycan’a, özellikle de Şuşa’ya gitmek.

Bu geçiş —İskoçya’nın Kelt sislerinden Karabağ’ın güneşli, kartal yuvası kayalıklarına— ilk bakışta uzak iki dünya gibi görünebilir. Fakat benim için bu iki seyahat aynı ipliğin iki ucuydu. Biri, bir İskoç’un Doğu’ya, İslam’a ve tasavvufa yürüyüşünün hikâyesiydi; diğeri benim Türk dünyasının şiir mirasının kalbine, Nizami Gencevi’nin doğduğu coğrafyanın ruhuna doğru yürüyüşümdü. Highlands’te hatırladığım Leyla ile Mecnun, şimdi beni Şuşa’ya çağırıyordu.

Gence’nin Şairi, Şuşa’nın Ruhu

Nizami Gencevi’nin doğduğu Gence, Karabağ’ın şiirle, musikiyle, aşk ve hikmetle yoğrulmuş iklimine yakın bir coğrafyadadır. Şuşa’ya “Kafkasya’nın Konservatuvarı” denmesi boşuna değildir. Bu şehir, asırlar boyunca âşıkların, hanendelerin, şairlerin ve bestekârların nefes aldığı bir kültür ocağı olmuştur. Molla Penah Vagif’ten Hurşidbanu Natevan’a, Üzeyir Hacıbeyov’dan nice büyük isme kadar Şuşa’nın ruhu, sanki kayalara kazınmış gibidir.

Şuşa sokaklarında yürürken, Nizami’nin sekiz asır önce kaleme aldığı Leyla ile Mecnun’un yalnız Clapton’ın gitarında değil, bizim kendi edebiyatımızın en derin damarlarında da nasıl yankılandığını düşündüm. Nizami, eserlerini dönemin edebiyat dili olan Farsça ile kaleme almış olsa da, doğduğu coğrafya, yaşadığı kültürel iklim ve bugün kendisine sahip çıkan millet itibarıyla Türk-İslam dünyasının ortak mirasıdır.

Bu miras, yüzyıllar sonra Fuzuli’nin kaleminde Türkçenin en büyük aşk mesnevilerinden biri olan Leyla vü Mecnun’a dönüşür. Bu ilişki sıradan bir çeviri yahut taklit değildir; nazire geleneğinin en yüksek örneklerinden biridir. Fuzuli, Nizami’nin ve kendisinden önceki büyük ustaların açtığı yoldan yürür, fakat o yolu kendi diliyle, kendi tasavvufi derinliğiyle yeniden inşa eder. Nizami’nin anlatısı daha epik ve olay örgüsüne bağlıyken, Fuzuli’de aşk neredeyse tamamen ilahi aşkın sembolüne dönüşür. Mecnun’un çöldeki ıstırabı artık yalnız beşerî bir tutku değil, Hakk’a yürüyen âşığın fenâ makamındaki yangınıdır.

“Aşk imiş her ne var âlemde / İlim bir kıyl u kal imiş ancak” diyen Fuzuli, Gence’den Fes’e, Londra’dan Şuşa’ya uzanan bu edebî zincirin en parlak halkalarından birini oluşturur.

Aşkın Anadolu’daki Yankıları: Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı

Nizami’nin mirası burada da bitmez. Onun Hüsrev ü Şirin mesnevisi, Anadolu halk hafızasında dönüşerek Ferhat ile Şirin efsanesine evrilmiştir. Sarayın şehzadesi Hüsrev’in yerini, elleri nasırlı bir taşçı olan Ferhat alır. Dağları delen, kayalardan su çıkaran, imkânsızı aşk uğruna mümkün kılan Ferhat; aşkın saraydan halka, hükümdardan emekçiye doğru demokratikleşmesinin sembolüdür.

Ve elbette Kerem ile Aslı… Bir Müslüman beyzadesiyle bir Ermeni papazının kızı arasındaki bu imkânsız aşk, sazın, ateşin, ayrılığın ve kaderin iç içe geçtiği en derin halk anlatılarımızdan biridir. Kerem’in yanık türküleri, sonunda ateşe dönüşen aşkın kendisidir. Bu coğrafyanın aşk anlatıları hep aynı derin ırmaktan beslenir: İmkânsızlık, sabır, yanış ve aşkın insanı dönüştüren hakikati.

Şuşa kayalıkları arasında, cıdır düzünde, Türk Dünyasının farklı bölgelerinden gelecek olan genç şairlerle bir araya geldiğimizde bütün bu isimleri yeniden tahayyül etmek bana şunu hatırlatacaktır: Türk dünyasının edebiyatı tek bir ırmak değil; Orta Asya’dan Kafkasya’ya, Anadolu’dan Balkanlar’a uzanan sayısız kolun birleştiği büyük bir deltadır. Ve bu deltanın suyu bazen bir İskoç’un elinde, bazen bir Londra stüdyosunda, bazen de bir Karabağ türküsünde yeniden akmaya devam eder.

Dillerin Gizli Köprüsü

Bu seyahat boyunca zihnimi meşgul eden bir başka mesele de İngilizce ile Türkçenin birbirine, sanıldığından daha fazla temas etmiş olmasıydı. Türkçeden İngilizceye geçen yoghurt, kiosk, turban, horde, pilaf, shish kebab, raki gibi kelimeler; İngilizceden Türkçeye modernleşme süreçlerinde geçen futbol, gol, lider, tişört, sandviç, hobi, kokteyl gibi kelimeler; dillerin birbirinden habersiz yaşamadığını gösterir. Diller, milletlerin görünmez ticaret yollarıdır. Bir kelime bazen bir limandan, bazen bir sofradan, bazen bir seferden, bazen de bir şarkıdan geçerek başka bir milletin hafızasına yerleşir.

Bu gözlem beni İskoçya ile Türkiye arasında kurulabilecek yeni köprüler üzerine düşündürdü. Edinburgh Üniversitesi’nin İslam ve Orta Doğu çalışmaları birikimi, Glasgow ve Edinburgh’daki üniversitelerin Türkiye’den gelen lisansüstü öğrencilerle kurduğu temas, Türk üniversitelerinin bugün dünyada artan görünürlüğü; bütün bunlar akademik, kültürel ve entelektüel iş birliği için güçlü bir imkâna işaret ediyor. Teoman Duralı’nın eserlerinin İskoç üniversitelerinde tartışıldığı, Montgomery Watt’ın mirasının Türk şarkiyat çalışmalarıyla yeniden buluştuğu, TYB, TÜRKSOY, TİKA ve YTB gibi kurumların İskoç kültür kurumlarıyla ortak projeler yürüttüğü bir gelecek artık yalnızca bir temenni değil, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir ufuktur.

Bir Haftanın Bıraktığı İz

Bir haftada Glasgow’un sanayi dumanından Edinburg’nın turistik mekanlarına, Birmingham’ın kanallarından Manchester’ın müzik mirasına, Bristol’ün imparatorluk hafızasından Şuşa’nın kartal yuvası kayalıklarına uzanan bu yolculuk bana bir kez daha gösterdi ki: Dünya göründüğünden küçük, insan ruhu göründüğünden geniştir.

Bir İskoç oyun yazarının Fas’ta Müslüman olması; bir İngiliz gitaristin sekiz asır önce yazılmış bir Türk şairinin mısralarıyla yol bulup, bir aşk hikâyesinde kendi acısını bulup ölümsüz bir şarkı bestelemesi; benim ise bütün bunları düşünerek Glasgow’dan Şuşa’ya, evladımın yanından Türk dünyasının genç şairlerine uzanan bir hafta yaşamam… Bütün bunlar tek bir hakikatin farklı tezahürleridir: Edebiyat, kültür, fikir, sanat ve aşk; coğrafyanın, dilin ve inancın çizdiği sınırları aşar.

Gençlerimize bırakmak istediğim mesaj da belki budur: Bir kitabı küçümsemeyin. Hangi dilde, hangi çağda, hangi coğrafyada yazılmış olursa olsun, bir kitap insanın kaderine beklenmedik bir kapı açabilir. Abdülkadir es-Sufi’nin (Ian Dallas) Clapton’a uzattığı o ince Leyla ile Mecnun tercümesi nasıl bir şarkıya, bir hikâyeye, bir dönüşüme kapı araladıysa; bugün sizin elinizde tuttuğunuz bir kitap da yarın kimin kalbinde, hangi iklimde, nasıl bir uyanışa vesile olacak, bunu kim bilebilir?

Belki de yolculuk dediğimiz şey tam olarak budur: Bir şehirden diğerine gitmek değil; bir kelimeden bir kalbe, bir hatıradan bir hakikate, bir sis perdesinden yeni bir ufka yürümek.

(Bu yazı, 4-11 Temmuz tarihleri arasında İskoçya ve İngiltere’ye yapılan bir seyahat ile Şuşa’daki Türk Dünyası İkinci Genç Şairler Buluşması öncesi vesilesiyle kaleme alınmıştır.)

Tags:
Write a comment
Languages »