Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan

ASBÜ Rektörü

TYB Şeref Başkanı

TÜRKSOY Yazarlar Birliği Başkan V.

Pursaklar Kent Konseyi Başkanı

Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan

ASBÜ Rektörü

TYB Şeref Başkanı

TÜRKSOY Yazarlar Birliği Başkan V.

Pursaklar Kent Konseyi Başkanı

Blog Post

Glasgow ve Edinburgh Ziyareti Vesilesiyle Spinoza, Smith, Hume, Reid ve İskoç Aydınlanması Üzerine Felsefi Bir Deneme

15 Temmuz 2026 Akademik
Glasgow ve Edinburgh Ziyareti Vesilesiyle Spinoza, Smith, Hume, Reid ve İskoç Aydınlanması Üzerine Felsefi Bir Deneme

Spinoza ile İskoç Aydınlanması arasında doğrudan bir yakınlık kurmak kolay değildir. Spinoza 1632-1677 yılları arasında yaşamış, Amsterdam’ın Yahudi-Portekiz çevresinden çıkmış, kendi çağının dinî ve felsefi sınırlarını zorlayan bir isimdir.

Spinoza’nın Gölgesinde İskoçya

İskoçya’ya bir Spinoza felsefesi çalışanı ve yorumcusu olarak gitmek, yalnızca Glasgow’un üniversite avlularını, Edinburgh’un taş sokaklarını, eski kütüphanelerini ve Kuzey’in sisli ufkunu görmek değildir. Böyle bir yolculuk, aynı zamanda Avrupa düşüncesinin iki büyük damarını aynı zihinsel harita üzerinde yeniden okumaktır: Bir yanda Amsterdam’da, 17. yüzyılın sarsıcı yalnızlığı içinde Tanrı, doğa, zorunluluk, özgürlük ve kutsal metin üzerine radikal bir felsefe kuran Baruch/Benedict De Spinoza; diğer yanda Glasgow ve Edinburgh çevresinde ahlak, iktisat, sağduyu, tarih, toplum ve doğa felsefesi üzerinden modern dünyanın entelektüel mimarisine yön veren İskoç Aydınlanması.

İlk bakışta Spinoza ile İskoç Aydınlanması arasında doğrudan bir yakınlık kurmak kolay değildir. Spinoza 1632-1677 yılları arasında yaşamış, Amsterdam’ın Yahudi-Portekiz çevresinden çıkmış, kendi çağının dinî ve felsefi sınırlarını zorlayan bir isimdir. İskoç Aydınlanması ise yaklaşık 1730-1790 arasında, Presbiteryen İskoçya’nın üniversite, kulüp, cemiyet ve dostluk ağları içinde gelişmiş daha kurumsal, daha ahlaki ve çoğu zaman daha ılımlı bir düşünce iklimidir.

Fakat felsefede uzaklık her zaman kopukluk anlamına gelmez. Bazen iki gelenek arasındaki en güçlü ilişki, doğrudan takip ve etki yoluyla değil; karşıtlık, gerilim, itiraz ve dolaylı hesaplaşma üzerinden kurulur. Spinoza, 18. yüzyıl İskoç düşüncesi için çoğu zaman benimsenmiş bir üstat değil; kendisine karşı sınır çizilen, fakat tam da bu yüzden sürekli hesaba katılan büyük bir karşı-modeldir.

Bu nedenle Glasgow ve Edinburgh sokaklarında yürürken şunu düşünmeden edemedim: İskoç Aydınlanması’nı Spinoza’sız anlamak eksik olur; fakat onu basitçe Spinozacı ilan etmek de büyük bir haksızlık olur. Daha isabetli ifade şudur: İskoç Aydınlanması, Spinoza’nın açtığı radikal imkânla yüzleşmiş; fakat bu imkâna karşı ahlak, sağduyu, doğal hukuk, doğal teoloji, tecrübe ve toplumsal düzen fikri üzerinden kendi cevabını üretmiştir.

Spinoza’nın 17. yüzyıl sonundan itibaren Britanya’daki itibarı son derece olumsuzdu. Tractatus Theologico-Politicus ve ölümünden sonra yayımlanan Ethica, İngilizce konuşulan dünyada uzun süre “ateizm”, “panteizm”, “zorunlulukçuluk” ve “dine karşı felsefi tehdit” başlıkları altında okundu. Ralph Cudworth’un The True Intellectual System of the Universe adlı eseri ile Pierre Bayle’in meşhur “Spinoza” maddesi, 18. yüzyılda Spinoza imajını büyük ölçüde belirledi. Bu iki aracı kaynak, Spinoza’yı çoğu okura doğrudan kendi metinlerinden değil, polemik ve reddiye süzgecinden geçirerek tanıttı.

Bu durum çok önemlidir. Çünkü İskoç Aydınlanması’nın Spinoza ile ilişkisi, çoğu zaman doğrudan metin okuması değil; Spinoza’nın Avrupa’da dolaşıma girmiş “tehlikeli filozof” imajı üzerinden kurulmuş bir ilişkidir. Spinoza, orada yalnızca bir filozof değil, bir sınır işaretidir. Onun adı anıldığında tartışılan şey yalnızca bir metafizik sistem değil; Tanrı, doğa, özgürlük, ahlak, mucize, kutsal metin ve siyasal düzenin tamamıdır.

İskoç üniversite müfredatının doğal hukuk ve doğal teoloji çizgisi de bu arka plan içinde anlaşılmalıdır. Glasgow Üniversitesi’nde Gershom Carmichael ile şekillenen; Grotius, Pufendorf ve Locke üzerinden gelişen doğal hukuk geleneği, İskoç düşüncesine güçlü bir ahlaki ve teolojik zemin kazandırdı. Carmichael’ın Newtoncu fizik ile doğal teolojiyi uzlaştırma çabası, zımnen Spinozacı tözsel monizme ve zorunlulukçuluğa karşı bir alternatif inşa etme teşebbüsü olarak okunabilir. Bu çizgi Hutcheson, Smith ve Reid’e kadar farklı biçimlerde taşındı.

Edinburgh’da Colin Maclaurin’in Newtoncu doğa felsefesi içinde Spinoza’ya yönelttiği eleştiriler de aynı savunma hattının bilimsel boyutunu oluşturur. Maclaurin, Newton fiziğinin hareket, atomculuk ve boşluk anlayışından hareketle Spinoza’nın madde ve hareket açıklamasını yetersiz bulmuş; akıllı, maddi olmayan ve düzen kurucu bir Tanrı fikrinin Newtoncu bilimle daha tutarlı olduğunu savunmuştur. Bu yönüyle İskoç bilim çevresi, Spinoza’yı sadece metafizik veya din felsefesi açısından değil, doğa anlayışı bakımından da ciddiye almıştır.

Ancak İskoç Aydınlanması içinde Spinoza ile en açık karşılaşma David Hume’da görülür. Hume, A Treatise of Human Nature’da Spinoza’yı adıyla anar; onu “meşhur ateist” olarak niteler ve töz anlayışıyla hesaplaşır. Hume’un Spinoza’ya karşı tavrı dostane değildir; fakat felsefe tarihinde bazen en verimli ilişki, doğrudan sempatiyle değil, güçlü bir itirazla kurulur.

Hume ile Spinoza arasındaki en dikkat çekici yakınlık, mucizeler meselesinde ortaya çıkar. Spinoza’ya göre mucize, doğanın evrensel düzenine aykırı bir olay olarak düşünülemez; çünkü doğa yasaları Tanrı’nın düzeninden ayrı değildir. Tanrı kendi düzenini ihlal etmez. Hume ise meseleyi başka bir yerden ele alır. Ona göre mucizeye dair tanıklık, doğa yasalarının sürekli tecrübesine galip gelecek ölçüde güçlü olamaz. Spinoza’nın itirazı ontolojiktir; Hume’unki epistemiktir. Biri mucizenin varlık bakımından imkânını sorgular, diğeri mucize iddiasına inanmanın bilgi bakımından gerekçesini.

Bu ayrım çok öğreticidir. Spinoza metafizik bir zorunluluk evreni kurar. Hume ise metafizik zorunluluk iddiasını şüpheyle karşılar. Spinoza’da Tanrı-doğa özdeşliği üzerinden bütün varlık tek bir zorunlu düzene bağlanır. Hume’da ise nedensellik, insan zihninin deneyimde gördüğü düzenlilikten hareketle oluşturduğu bir alışkanlık fikridir. Buna rağmen her ikisi de modern zihni aynı noktada sarsar: Doğa, mucize, nedensellik ve kutsal metin konularında geleneksel kesinlik artık eskisi gibi sürdürülemez.

Thomas Reid ise bu sarsıntıya karşı İskoç sağduyu felsefesini geliştirir. Reid’in Spinoza ile ilişkisi, Hume’unkinden farklıdır. O, Spinoza’yı doğrudan uzun uzun tartışmaktan ziyade, onu modern felsefenin yanlış bir yönteminin nihai sonuçlarından biri olarak görür. Descartes’tan Locke’a, Berkeley’den Hume’a uzanan “fikirler yolu”, yani dış dünyayı doğrudan değil zihindeki temsiller aracılığıyla bildiğimiz varsayımı, Reid’e göre felsefeyi kaçınılmaz biçimde şüpheciliğe, idealizme veya zorunlulukçu monizme sürükler.

Reid’in sağduyu felsefesi burada devreye girer. Ona göre dış dünyanın varlığı, hafızanın güvenilirliği, tanıklığın değeri, benliğin sürekliliği, ahlaki sorumluluk ve özgür irade, felsefenin keyfi biçimde yıkabileceği ikincil kanaatler değildir. Bunlar hayatı mümkün kılan asli ilkelerdir. İnsan, dünyaya bütünüyle yabancı ve karanlık bir bilinç olarak atılmış değildir; varlıkla, kendisiyle ve başkalarıyla temel bir güven ilişkisi içinde yaşar.

Bu açıdan Reid’in felsefesi, Spinozacı zorunluluğa karşı ahlaki ve pratik hayatın savunusudur. Spinoza’da özgürlük, zorunluluğun bilgisine ulaşmakla ilgilidir. İnsan, kendi tutkularının nedenlerini kavradıkça edilginlikten etkinliğe doğru yükselir. Reid’de ise özgürlük, insanın gerçek fail oluşu ve ahlaki sorumluluğun temeli olarak korunur. Bu iki anlayış, modern özgürlük tartışmasının iki büyük yönünü temsil eder: Zorunluluğu anlamak mı özgürleştirir, yoksa özgürlük zorunluluğa indirgenemeyecek asli bir failiyet midir?

Adam Smith’in Spinoza’ya doğrudan temas etmemesi ise ayrıca dikkat çekicidir. Smith’in yayımlanmış eserlerinde Spinoza’ya dair açık bir tartışma yoktur. Fakat bu sessizlik, onun Spinoza’dan habersiz olduğu anlamına gelmez. Hume ile dostluğu, Glasgow’daki eğitim çevresi ve dönemin entelektüel iklimi, Smith’i bu tartışmalara mutlaka yaklaştırmıştır. Ancak Smith’in felsefi projesi başka bir hatta ilerler. O, insanı soyut metafizik zorunluluk içinde değil; sempati, tarafsız gözlemci, ahlaki muhasebe, piyasa, hukuk ve toplum düzeni içinde ele alır.

Adam Smith’in dünyasında ekonomi ahlaktan kopuk değildir. Milletlerin ZenginliğiAhlaki Duygular Kuramı olmadan eksik anlaşılır. Smith’in “doğal özgürlük sistemi”, kuralsız bir piyasa değil; adalet, güven, hukuk ve ölçülülük zemini üzerinde işleyen bir toplumsal düzendir. Bu bakımdan Smith, Spinoza’nın metafizik zorunluluk evreninden farklı olarak, toplumsal hayatın ahlaki mimarisine yoğunlaşır.

Adam Ferguson da benzer biçimde Spinoza ile doğrudan konuşmaz; fakat onun toplum anlayışı, Spinoza’nın geometrik ve zorunlulukçu sisteminden farklı bir Aydınlanma güzergâhı açar. Ferguson’da toplum, soyut aklın masa başında kurduğu mekanik bir düzen değildir. Toplum, tarih içinde gelişen canlı bir organizmadır. Alışkanlıklar, kurumlar, savaş, dayanışma, erdem, cesaret ve müşterek hafıza toplumsal hayatın asli unsurlarıdır. Bu yönüyle Ferguson, Spinoza’dan ziyade İbn Haldun’la birlikte okunmaya müsaittir; fakat Spinoza bağlamında da şu soruyu güçlendirir: İnsan hayatı geometrik bir zorunlulukla mı, yoksa tarihsel ve ahlaki tecrübeyle mi anlaşılır?

James Hutton ise Spinoza’yla en beklenmedik yerden temas eder. Modern jeolojinin kurucu isimlerinden biri olan Hutton, yeryüzünü derin zaman içinde kavrar. Tabiat, ani ve kopuk müdahalelerin değil; uzun, düzenli ve içkin süreçlerin alanıdır. Bu doğa anlayışı, Spinoza’nın doğayı kendi iç düzeni içinde kavrama cesaretiyle bazı sezgisel yakınlıklar taşır. Elbette Hutton, Spinozacı bir metafizik monizm kurmaz; fakat onun doğa tasavvuru, mucizevi kesintilerden çok düzenli süreçleri öne çıkaran modern bilimsel zihnin İskoçya’daki güçlü örneklerinden biridir.

Bütün bu isimler birlikte düşünüldüğünde, Spinoza ile İskoç Aydınlanması arasındaki ilişki üç düzeyde belirginleşir.

İlk düzey doğrudan karşılaşmadır: Hume, Spinoza’yı açıkça anar, eleştirir ve onunla felsefi olarak hesaplaşır.

İkinci düzey dolaylı fakat belirleyici ilişkidir: Reid, Carmichael ve Maclaurin çizgisinde Spinoza, doğal hukuk, doğal teoloji, sağduyu ve Newtoncu doğa felsefesi tarafından cevaplanması gereken bir karşı-model olarak durur.

Üçüncü düzey ise tarihyazımsal ilişkidir: Jonathan Israel’in “Radikal Aydınlanma” ve “Ilımlı Aydınlanma” ayrımı, Spinoza’yı radikal modernliğin merkezine yerleştirirken, Hume, Smith ve Ferguson gibi İskoç düşünürlerini daha ılımlı, ahlak ve düzen arayışını koruyan bir Aydınlanma çizgisi içinde değerlendirir.

Bu tasnif tartışmalı olabilir; çünkü düşünce tarihini iki keskin kampa ayırmak her zaman bazı incelikleri gölgede bırakır. Yine de Israel’in çerçevesi önemli bir şeyi görünür kılar: Spinoza, 18. yüzyıl Avrupa düşüncesinde sadece bir filozof değil, bir eşiktir. Onun karşısında herkes kendi konumunu belirlemek zorunda kalmıştır. Kimileri onu takip etmiş, kimileri reddetmiş, kimileri ondan korkmuş, kimileri de onun açtığı soruları başka bir dille cevaplamıştır.

İskoçya seyahatim sırasında bu tarihsel ilişki bana yalnızca akademik bir mesele gibi görünmedi. Glasgow’da üniversite çevresini, Edinburgh’da eski entelektüel merkezleri düşünürken, Spinoza ile İskoç Aydınlanması arasındaki gerilimin bugün için de canlı olduğunu hissettim. Çünkü bizim çağımız da aynı sorularla karşı karşıyadır: Doğa kendi iç düzeniyle mi anlaşılmalıdır? İnsan özgür müdür? Ahlakın temeli nedir? Din, akıl karşısında nasıl konumlanmalıdır? Toplum, soyut ilkelerle mi yoksa tarihsel tecrübeyle mi kurulur? Bilgi güven midir, şüphe midir, yoksa ikisinin hikmetli dengesi midir?

Bir Spinoza çalışanı için İskoçya, bu bakımdan öğretici bir aynadır.

Spinoza bize cesareti öğretir: Hakikati, yerleşik korkulara teslim olmadan düşünme cesareti.

Hume bize sınırı öğretir: İnsan aklının kesinlik iddialarına ihtiyatla yaklaşmayı.

Reid bize güveni öğretir: Hayatı mümkün kılan temel ilkeleri felsefi şüphe uğruna kolayca feda etmemeyi.

Smith bize ahlakı öğretir: Ekonomi ve toplumun ancak adalet, güven ve vicdanla ayakta kalabileceğini.

Ferguson bize tarihi öğretir: Toplumların soyut projelerle değil, yaşayan kurumlar ve karakterle şekillendiğini.

Hutton bize zamanı öğretir: Tabiatın, şehirlerin ve medeniyetlerin derin süreçlerle oluştuğunu.

Bu dersler yalnızca Avrupa felsefesine ait değildir. İslam düşüncesi bakımından da büyük mukayese imkânları taşır.

Gazzâlî’nin nedensellik eleştirisi ile Hume’un alışkanlık teorisi aynı şey değildir; fakat ikisi de zorunluluk iddiasını sarsar.

Mâtürîdî’nin akla verdiği güven ile Reid’in sağduyu felsefesi aynı gelenekten doğmaz; fakat ikisi de insan aklının bütünüyle karanlıkta olmadığını savunur.

Fârâbî’nin erdemli şehir fikri ile Smith’in ahlaki toplum düzeni özdeş değildir; fakat ikisi de insanın toplumsal yetkinliğini merkeze alır.

İbn Rüşd’ün akıl ve din telifi ile İskoç doğal teoloji geleneği arasında da dikkat çekici karşılaştırma imkânları vardır.

Bu nedenle Glasgow ve Edinburgh ziyareti, benim için yalnızca İskoç Aydınlanması’nı yerinde düşünme tecrübesi olmadı. Aynı zamanda Spinoza’yı, Hume’u, Reid’i, Smith’i, Ferguson’u ve Hutton’ı; Gazzâlî, Mâtürîdî, Fârâbî, İbn Rüşd ve çağdaş Türk düşüncesiyle aynı zihinsel masaya oturtma imkânı sundu.

Felsefenin asıl güzelliği de burada değil midir? Filozoflar aynı çağda yaşamasa, aynı dili konuşmasa, aynı inanç ve kültür dünyasına mensup olmasa bile, aynı soruların etrafında yüzyıllar sonra yeniden buluşabilirler. Spinoza’nın Amsterdam’dan yükselen radikal sesi, Hume’un Edinburgh’daki şüphesiyle; Reid’in Glasgow’daki sağduyusuyla; Smith’in ahlaki iktisadıyla; Ferguson’un tarihsel toplum anlayışıyla; Hutton’ın derin zaman fikriyle konuşabilir.

İskoçya’dan Türkiye’ye dönerken zihnimde kalan temel kanaat şuydu: Spinoza ile İskoç Aydınlanması arasındaki ilişki basit bir etkilenme ilişkisi değildir. Bu ilişki daha derin, daha gerilimli ve daha öğreticidir. Spinoza, İskoç düşüncesinin karşısında duran büyük bir meydan okumadır. İskoç Aydınlanması ise bu meydan okumaya verilen çoğul, kurumsal, ahlaki, sağduyucu ve toplumsal cevaptır.

Bu yüzden Spinoza’nın gölgesi Edinburgh sokaklarında görünmez; fakat hissedilir. Hume’un şüphesinde, Reid’in sağduyusunda, Smith’in ahlakında, Ferguson’un tarih bilincinde, Hutton’ın tabiat tasavvurunda onun açtığı büyük soruların yankısı vardır.

Ve belki de felsefenin bize bugün söyleyebileceği en kıymetli şey budur: Hakikat arayışı ne yalnızca radikal cesarettir ne yalnızca ihtiyat; ne yalnızca şüphedir ne yalnızca güven; ne yalnızca metafiziktir ne yalnızca tecrübe. Hakikat arayışı, bütün bunların hikmetli bir dengede buluşabilmesidir.

Glasgow’dan Edinburgh’a uzanan bu yolculuk bana şunu gösterdi: Düşünce tarihi, ölü metinlerin arşivi değildir. O, hâlâ konuşan, tartışan, cevap bekleyen ve insanı dönüştüren canlı bir muhaveredir. Spinoza ile İskoç Aydınlanması arasındaki gerilim de bu muhaverenin en verimli duraklarından biridir.

Bugün bize düşen, bu büyük konuşmayı yalnızca seyretmek değil; kendi medeniyet hafızamızla, kendi felsefi sorularımızla ve kendi ahlaki sorumluluğumuzla bu konuşmaya katılabilmektir.

Tags:
Write a comment
Languages »